AÇIK
SINIF II - On-Line
http://www.lightmillennium.org
Oykülü
Gecelerden - Açik Sinif/Okuma Aksamlarina...
Kitap Adi: OKURUMA
MEKTUPLAR - 3ncü Basim
Yazari: Nurullah
ATAÇ
Yayinevi: Can
Yayinlari - Istanbul
Proje sahibi ve Yonetmeni: Bircan
Ünver
Proje sorumlulari: Bircan
Ünver & Figen Bingül
Iletisim: aciksinif@lightmillennium.org
Etkinlik: 18 Nisan
Pazartesi
Altinci ve Son Hafta
- 10 Nisan 2005 |
Canim!..
Nurullah
ATAÇ, 13 Mayis 1951 tarihli, ELESTIRME
yazisinda, "Elestirmen de insan midir?"
sorusuyla, neredeyse bir daha elestiri yazisi yazmaya
tovbe ettigi izlenimini verirken, bir aydan daha kisa
bir zaman sonra yazmis oldugu, CANIM
yazisinda, hem genel anlamda hem de Yahya Kemal'in
VUSLAT siirinde "RUH" kelimesinin kullanilisini
elestiriyor. Ayni sekilde, gerek Divan Edebiyati gerek
Bati Edebiyati gerekse yazarimizin yasadigi ya da
henuz bir oncesi donem yazilmis siirler olsun; ATAÇ'ta
siir sevgisi, tutkusu, sevdigi ve sevmedigi siirler
üzerine elestiri yazisi ile düsüncelerini
siirle orgülemek en belirgin karakteristik ozellikleri.
ATAÇ'in siir'in ozü ile kendi düsüncelerini
ustaca yoguran ve yeni bir oz'e kavusturan nitelikteki
mektuplari, yazarin OKURUMA MEKTUPLAR kitabinda yer
alan denemelerinin neredeyse hepsinin ortak ozellikleri
ve kendi tür'ünun ozgünlügü
olarak da ortaya çikiyor.
Bir baska ornek ise
ELESTIRME'den üç ay sonra yazmis oldugu
KENDINI BEGENMEK
adli yazisinda ise Abdülhak Hamit'in bir beyitini,
"Boyle sozler soylemis adama sair denemez, siire,
saire saygisizlik olur," ifadesiyle kiyasiya
elestirmekten, "elestiri yapmanin sosyal bedeli
ne olursa olsun," yazarimizin, yine kendini alikoyamadigi
anlasiliyor!
Sizde, altinci haftasina ulastigimiz AÇIK SINIF
II'nin son haftasinda, gerek son hafta için
seçtigimiz gerekse onceki haftalarda yayinladigimiz
denemeleri okuyarak, kendi degerlendirme ve birikimlerinizi,
dilediginiz deneme ya da deneme kombinasyonunun ana
fikrinden çikarak ve yazarak bize, iletmeye
davet ediyoruz.
Boylece, ATAÇ'in CANIM
ve KENDINI BEGENMEK
adli denemeleriyle AÇIK SINIF II - On-Line
"okuma" projemizi de tamamliyoruz. Bu haftanin
ya da daha onceki haftalarda yayinlanmis yazilar üzerine,
gorüslerinizi içeren yazilarinizi, 14
Nisan Persembe aksamina kadar, aciksinif@lightmillennium.org
e-adresine iletmeniz halinde, haftabasi
INTERAKTIF-2 sayfamizda yayinlanacaktir. Katilimlarinizi
bekliyoruz. Ilginize tesekkür ediyoruz. LM
-- Almanya'dan Mevlut Asar'in bu hafta, ELESTIRME
üzerine katkisi, INTERAKTIF-2
sayfamizdan yayinlanmistir:
-- * ETKINLIK*
- 18 Nisan 2005
--INTERAKTIF - Sayfa 1>>> |
"Canim" diyelim bütün
canim dünyanin canli insanlarina, hayvanlarina, bitkilerine,
tasina topragina. Hepsi de bizim gibi canli, hepsinin
de bir gün yitirecekleri birer canlari var. "Canim"
diyelim, yalan dahi olsa soz tatli..."
Canim efendim,
Bilseniz ne kadar severim "canim..." demeyi. Ca'yi
soyle uzatarak... Kisaca soylemenin de bir zevki, bir
tatliligi vardir, bilirim, ama "caaanim" demek
daha hosuma gider benim. Nasil anlatayim? Daha bir asikca
oluyor, hani "asik" denince bir de sair anlasiliyor,
iste o anlamda, daha dogrusu iki anlamiyla birden. Benim
durup dururken: "Canim..." dedigim de olur.
Biri duyup da: "Kime soylüyorsun? Kiminle konusuyorsun?"
diye sorsa, sasirir kalirim, bilemem ne diyecegimi. Gizlemek
istedigimden degil, gerçekten bilmem de onun icin.
John Ruskin son hastaliginda, pencerenin yanindaki koltuga
oturur, gozleri onünde yayilan kirlara, goge, her
seye bakarak: "Beautiful... Beautiful..." dermis.
"Ne güzel... Ne güzel..." demek mi
bu? Yooo. "Canim... Canim..." demek. Herkes
de acaba oyle mi? Ben yaslandikça o "güzel"
sozüne sinirleniyorum, bir deger yargisi (kiymet
hükmü) gosteriyor, bir ukalalik var onda, insanlari,
esyayi, bütün gordüklerimi kalkacagim da
su güzel bu çirkin diye ayiracagim. Ne yeri
var bunun? "Canim," dersiniz, ne gorürseniz
hepsine, hepsine, "Canim," dersiniz, yargilamaktan
kaçarsiniz, hepsini seversiniz, bu dünyada
ne varsa hepsiyle bir oluverirsiniz, daha iyi degil mi?
Dogrusu gelmez benim elimden, ama ara sira olsun elimden
gelir diye hayal ediyorum da bir asiklik, kelimenin her
iki anlamiyla bir asiklik duyuyorum gonlümde.
"Canim" demeyi ne kadar seversem "ruhum"
demekten de o kadar tiksinirim. Siz de bir deneyin, bir
dosta, bir yakininiza, cocugunuza, sevgilinize: "Ruhum...
Ruhum benim..." deyin, bakin yapmacikli gelmiyor
mu size? Bir bayagilik yok mu onda? Hani zorla kibar olmaya,
üstünlük taslamaya kalkanlar vardir, siz
de onlara karismis gibi olmuyor musunuz? Ruh... En betime
giden sozlerden biri. Felsefe kitaplarinda belki çekilir,
ama üç bes ahbapla konusurken yahut siirde,
hikayede ne kadar tatsiz oluyor. Hatice Süreyya,
yani Va-Nu, bir siirinde:
Ruhiyat isterseniz, buyurun eczahaneye,
Nane ruhu, kafuru, hepsi de var, hem esans.
diyor, o baska, o iyi, ruh'la alay ediyor da onun için.
Bir de Yahya Kemal Bey'in "Vuslat" siirindeki
ruh'lari düsünün:
Bir ruh o derin bahçede bir defa yasarsa...
Sevmis iki ruh ufku gorürler daha engin...
Yakisiyor mu orada? O canim siiri bozuvermiyor mu? Güzeldir
"Vuslat," güzeldir ya, sair ruh demese
daha da güzel olurdu. Bir sarki soylerler:
Ruhumda bu seb hicr-i visalin yaniyorken...
Begenenler darilmasin, hic hoslanmam, güftesinden geçtim,
bestesi de ulur gibi bir seydir, "Vuslat" siirindeki
ruhlar da inat gibi bana onu hatirlatirlar. Güzeldir
"Vuslat" siiri, dedim bir kere güzel oldugunu,
sozümden donecek degilim. Ben sevdiklerimden oyle
kolay kolay vazgecmem. "Vuslat" siirini de ilk
yazildigi günlerde ne kadar sevmistim. Yanilmiyorsam
1940'ta, Aksam gazetesinde çikmisti, hemen
ezberledim onu, onüme kim geldiyse okudum, cosmustum,
duramiyordum. Oyle bir siir yazildigi günlerde yasadigim
icin ovündügümü, kivandigimi bile
soyledim. Yalan degildi, o kadar begeniyordum o siiri.
Gene de begenirim:
Kanmaz en uzun buseye, optükçe susuzdur,
Zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur,
Insan ne yaratmissa yaratmistir o tuzdan,
Bir sir gibidir az çok ilah oldugumuzdan...
gibi misralarda bir büyüklük vardir. Ama,
neden soylemeyeyim? Eski hayranligima hayli su karisti.
Bir gormüksülük (theatral'lik)
var o siirde, gittikçe o yani çarpiyor insanin
gozüne. Gormüksu siirler arasinda da çok
güzelleri olabilir, ornegin Victor Hugo'nunkiler.
Ama Yahya Kemal Bey o siirini yazarken kelimelerini de
iyi aramamis, "sevmekteki efsun" diyor, "bir
mucize halinde" diyor. 1940 yilinda konustugumuz
dille yazildigini düsünmeden vezin hatiri icin
"simalari" diyor, daha neler demiyor. Yok, guzel
bir siir ya, oyle ozenerek, gerçekten ozenerek
yazilmis degil. Yahya Kemal Bey, bazi siirlerinde gorülen
kolayliga onda da birakivermis kendini. Bir siiri:
Adalardan gelen o mektupta,
Oradan bir sihirli rayiha var;
Isveler sezdiren bir uslupta...
diye baslar. "Rindlerin Olümü", "Ismail
Dede'nin Kainati", "Hazan" gibi siirleri
yazan adama pek yakistirilamaz, "sihirli rayiha",
hele "isveler sezdiren bir uslup", Puccini'nin
aria'larindan yahut:
Dizlerine kapansam, kana kana aglasam,
O guzel saçlarini ben çozüp ben baglasam
gibi sarkilardan hoslananlar için yazilmisa benzer.
"Vuslat" siirinde de, iyi bakarsaniz, vardir
oyle bir hal. On yil onceki coskunlugumu düsünüyorum,
çok su katilmis o coskunluga.
Sevinerek, ovünerek soylemiyorum bunu, icim kanayarak
soylüyorum. Edebiyatla ugrasan bir adam icin, bir
elestirmeci için, bir hayranligi yitirmenin ne
oldugunu bilir misiniz siz, benim sevgili okurum? Elbette
sevmissinizdir omrünüzde, ne dediniz, sevginizi,
askinizi anladiginiz gün? Gozleriniz parladi, Karacaoglan'in
siirleri ezberinizde ise:
Hadini de deli gonül hadini.
Aramazlar gurbet ile gideni.
Ak gogüs üstünde çakir dikeni
Bitmeyince gonül yardan ayrilmaz.
dediniz, Ovidius'la birlikte: "Maximus in me deus
est" (En büyük Tanri benim içimde) dediniz.
Latince bilmeseniz de soylediniz bunu, ben de bilmem Latinceyi,
asik oldugum günlerde oyle demis oldugumu sonradan,
Latince bilenlerden ogrendim. O en büyük Tanriyi
hiç bir zaman gonlünüzden kaçirmayacaginiza,
mezara girip de gogsünüzde çakir dikeni
bitmeden yardan ayrilmayacaginiza and ictiniz. Bir gün
baktiniz ki gidivermis o Tanri, siz olmeden de sevgiliyi
unutmussunuz. Ne oldunuz o gun? Sevdiginiz günlerde,
umutsuzca sevdiginiz günlerde cektiklerinizden bin
kat aci bir yara duymadiniz mi içinizde? Kendi
kendinizden süphe etmeye basladiniz degil mi? Bilirim,
o siziyi unutmak için isi alaya vurmussunuzdur:
"Vefasiz asiktan da kotüsü vefali asiktir,"
gibi bir soz, bir lakirdi savurmussunuzdur, ama bunlar
avutabilmis midir sizi? Bu sozü unutsam, bilirim
uzülürsünüz, sevdiginiz için
degil, sevmediginiz için, gonlünüzce
sevemediginiz için, bir sevdiginizi bir daha unutmamak
üzere sevemediginiz icin üzülürsünüz.
Bir elestirmeci de, bir zamanlar hayran oldugu bir siir,
bir eser karsisinda o eski hayranligi duymazsa, hayranligina
çok su karismis oldugunu anlayiverirse, yüreginde
iste oyle bir yara açilir, iste oyle bir sizi baslar.
Hayranlik da ask gibi kisiyi yükselten bir seydir,
ama o da ask gibi geçicidir, bir kere yitirdiniz
mi, sanki uçurumlara düsürür insani.
Sevmem "ruh" sozünü, dogrusunu soyleyeyim.
Ahmet Hasim'in: "Ates gibi bir nehr akiyordu /
Ruhumla o ruhun arasinda" misralarinda
dahi pek sevmem. Ahmet Hasim bu düsünceyi, "ruh"
sozünü kullanmadan nasil soyleyebilirdi? Bilmem
orasini, hiç aramadim, ama o misralarda da o soz
batiyor bana, bir acayiplik var "ruh" demekte,
"can" gibi degil o, sizin de, benim de birer
canimiz var, kedinin, kopegin, tavsanin da birer cani
var, can bizi bu dünyada yasayanlarin hepsiyle birlestiriyor.
Ama ruh yalniz sizde varmis, bende varmis, kedide, kopekte,
tavsanda yokmus. Bir büyüklük, üstünlük
veriyor insana, uydurma bir büyüklük, insanoglunun
kendi kendine uydurdugu bir büyüklük. Bütün
ovünmeler gibi o da gülünç bir sey,
çirkin bir sey. Hem de kurtulmak yok o ruh denilen
seyden. Dayanikli mi dayanikli. Ben olecegim, gomülecegim,
gogsümün üzerinde çakir dikenleri
bitecek, bir gun gogsumde hic bir sey kalmayacak, belki
cakir dikenleri dahi sokulup atilacak, o mezarligin yerine
bir bahce, belki kocaman bir mahalle kurulacak, sonra
onlar da bozulacak, yüzyillar geçecek, gorüsler
degisecek, uygarliklar degisecek, ama ruhum, o ne oldugunu
bilmedigim sey, sapasaglam kalacak. Kandili karartip da
masa basina cagirdiniz mi, ta nerelerden çikip
geliverecek... Inaniyorlar buna, bir inanis ki sormayin.
Ne derseniz deyin, inanmiyorlar, gulüyorlar, omuz
silkiyorlar, ama "ruh" dediniz mi, ne oldugunu
arastirmadan sippadak inaniveriyorlar. Gelin de kizmayin
bu insanlara. Akrabasi makrabasi da oluyor o ruhun. Bakin
ne diyor Cenap Sahabettin:
Ben sair olaydim sana, ey yar-i dilaram,
Hemsire-i ruhun gibi sozler getirirdim...
Ruhun hemsiresi, biraderi, aga-babasi, kaynatasi, kaynanasi...
o kadar kalabalik soyu sopu olanlardan korkarim...
Birakalim bunlari, canim efendim, birakalim bunlari da
"canim" diyelim birbirimize, "canim"
diyelim bütün canim dünyanin canli insanlarina,
hayvanlarina, bitkilerine, tasina topragina. Hepsi de
bizim gibi canli, hepsinin de bir gün yitirecekleri
birer canlari var. "Canim" diyelim, yalan dahi
olsa soz tatli...
3 Haziran 1951
|