|
AÇIK
SINIF II - On-Line
http://www.lightmillennium.org
Oykülü
Gecelerden - Açik Sinif/Okuma Aksamlarina...
Kitap Adi: OKURUMA
MEKTUPLAR - 3ncü Basim
Yazari: Nurullah
ATAÇ
Yayinevi: Can
Yayinlari - Istanbul
Proje sahibi ve Yonetmeni: Bircan
Ünver
Proje sorumlulari: Bircan
Ünver & Figen Bingül
Iletisim: aciksinif@lightmillennium.org
Etkinlik - 18 Nisan 2005
Besinci
Hafta - 3 Nisan 2005
Siir
Sevmek
Nurullah
ATAÇ'in OKURUMA MEKTUPLAR kitabinda yer alan
denemelerinde en vazgeçilemeyen, en çok
sevilen, en ozlenilen ve ozenilenin de "siir
sevmek" kadar "siir yazmak" ve "sair
olmak" oldugu, kitabinda yayinlanan tüm
mektuplarinin her zerresinde ortaya çikiyor.
ATAÇ'in, bir "sair" olarak, kendisinin
yaratici eserler veremeyecegine karar vermesi sonucu,
"sanat"i da, yasaminin kendisi yaparak,
"yarina" ve "gelecek kusaklara"
ulasmak arzu ve umudunu bagladigi, OKURUMA MEKTUPLAR
kitabindan; Yazar'imizin, ayni zamanda yasaminin iki
nirengi noktasi da olan, "Siir Sevmek" ile"Elestirme"
yazilarini, AÇIK SINIF II: Besinci Hafta'da,
sizin için seçtik.
SIIR SEVMEK ve ELESTIRME üzerine gorüslerinizi
içeren yazilarinizi, 7 Nisan Persembe aksamina
kadar, aciksinif@lightmillennium.org e-adresine, INTERAKTIF-2
sayfamizda yayinlanmak üzere, iletmenizi
rica ediyoruz. Katiliminiz için>>>
aciksinif@lightmillennium.org
--INTERAKTIF - Sayfa 1>>>
-- ETKINLIK - 18 Nisan
2005 |
"Insanlarin
çogu, bu dünya kurulali beri, belki de parçalanip
gidinceye degin, sairligi, siiri sevmeyi bir hastalik,
bir delilik saymislardir. Aldatmayalim kendimizi, biz
siiri sevenler bir azinligiz, hiç bir zaman da
kalabalik olmayacagiz."
Insan vardir, sever siiri, insan vardir, sevmez. Ben, kaç
kere soyledim, severim, hem de çok severim. Kisiogullarinin
yaptiklari bunca isler, tuttuklari bunca yollar arasinda,
bence siirden üstünü, siirden yücesi
yoktur. Nabi Efendi:
Nihadi pak olan erbab-i tab'in ey Nabi
Gelir mezakina es'ar-i abdar leziz
diyor. Hosuma gidiyor bu soz, isime geliyor, koltuklarimi
kabartiyor da onun icin. Ama dogru mu? Nice kimseler bilirim,
yaradilislari temizdir, gene de en güzel siirleri
dahi tatli bulmazlar. Siiri sevenler arasinda da kotü
yaradilisli olanlar yok mu sanki? Birakin herkesi kendi
keyfine, su dünyada üç bes gün yasayacak,
onu da: "Sen soylesin, sen boylesin..." diye
zehir etmeyin. Hani siire dudak bükenler, bir kimsenin
onunla ugrasmasini bir türlü akillarina sigdiramayanlar,
bunu açikça soyleyenler vardir, onlara da
karismayin, yeryüzünde kim varsa hepsi sizin
gibi mi olsun? Yasamak çekilir mi o zaman? Kendinizi
baskalari ile karsilastirip ne de olsa daha bir büyük
gormenize imkan kalmaz da çatlayiverirsiniz.
Siirden haz etmeyenlere karismayin, dedim, ben de karismayacagim,
onlari kandirmaya kalkmayacagim. Ama ne yalan soyleyeyim,
hepimiz, bütün gün, onlarin arasinda gezeriz,
onlarla düser kalkariz. Çok eskiden, Fransizca
bir dergide okumustum, yazar: "Bir çagdayiz
ki sairlik ancak hafifletici sebeplerden sayiliyor", diyordu.
Yalniz bizim çagimiz mi oyle? Insanlarin çogu,
bu dünya kurulali beri, belki de parçalanip
gidinceye degin, sairligi, siiri sevmeyi bir hastalik,
bir delilik saymislardir. Aldatmayalim kendimizi, biz
siiri sevenler bir azinligiz, hiç bir zaman da
kalabalik olmayacagiz. Siiri sevdiklerini soyleyenlerin,
saire saygi gosterenlerin hepsi de gerçekten gozüktükleri
gibi midir? Içlerinden: "Çok sükür
ben boyle seylere kapilmiyorum, daha ciddi, daha verimli
islerim var benim," demezler mi acaba?
Siiri, sairligi hos gorenlerden kaçmayalim, sonra
omrümüzün büyük bir kismini yapayalniz
geciririz. Yalnizliga katlanmak da kolay mi? Yahya Kemal
Bey:
Ulfet belali sey; fakat uzlet s.k.nt.l. *
diyor. Ülfetin basa getirdigi belalarda da bir tat,
bir zevk bulunabilir, ama uzletin s.k.n.s.**
cekilmez. Daha dogrusu ona pek kuvvetli bir benlikleri
olanlar dayanabilir. Ben onlardan degilim. Onlardan olmadigim
için de siir sevmeyenlerden büsbütün
kaçamam. Konusurum onlarla, baska konulardan açarim,
beni pek de ilgilendirmeyen konular üzerinden üstünkorü
düsünüp, düsünür gibi gozüküp
birtakim seyler soylemeye çalisirim. O dediklerimin
çogunu, belki hepsini saçma bulurlar, gerçege
aykiri bulurlar. Bu yargilarinin benim hiç, ama
hiç umurumda olmadigini bir bilseler... Konusmasina
konusurum onlarla, en çok onlarin arasinda dolasirim,
ama hep gurbette gibiyimdir. Karaya vurmus bir balik.
Dilleri benim dilim, bilirim elbette, ama dediklerini
anlamam, kavrayamam; isitmemle unutmam bir olur; o dediklerinin
gerçekte bir yeri olabilecegini içime sindiremem.
Sozlerini kesip: "Simdi birakin bunlari da esasa
gelelim, siz bugün yeni bir siir okudunuz mu? Bugun
en cok sevdiginiz beyit hangisidir?" diye sormak
gelir icimden. Tutarim kendimi. El alemi, "Deli var!"
diye mi bagirtacagim? Duyup gelenler de onlardan yana
olur. Adlarini deliye çikartmaktan hoslananlar
vardir ya, ben onlardan degilim. Bu bakimdan hiç
süphem yok, ben deli olsam bile siiri sevmek bir
hastalik, bir delilik degildir:
Baki nihal-i ma'rifetin meyve-i teri
Arif katinda bir gazel-i abdardir
derken dogru soylemis sair, dogrulardan birini soylemis.
Onlarin beni bon, alik saymalarini umursamadigim gibi
deli saymalarina da aldiris etmeyebilirim, ama siire,
benim en sevdigim, en inandigim seye sovdurmenin, onunla
alay ettirmenin ne yeri var? Sormam onlara o gun okuduklari
siiri, o gun en begendikleri beyti. Ben icimden siir okuyup
o gurbet ilde benligimin oz yurduna kavusmus olurum.
Niçin yaziyorum bu mektuplari? Siiri sevenlere, dünyanin
en ciddi islerinden biri, belki en ciddi isi sayanlara,
yani gün geçtikçe alisacagima büsbütün
yadirgadigim bir çevreden, bir çemberin
içinden benim asil yurttaslarima, asil hemserilerime
seslenmek için degil mi? Sesim gür degilmis
de çok kimseye isittiremezmisim, ne olur? Üç
bes kisi duysun, bir tek kisi duyup da: "Bizden bu
adam, karanliklar icinde bunalmis, gene de gonlünü
isitan, isiklandiran, gonlünde bir günes gibi
dogan siir sevgisini soylüyor," desin yeter
bana.
Siirin oteki sanatlardan, resimden, musikiden üstün
oldugunu soyleyecek degilim, inanmam oyle olduguna. Bilirim
ki resmi, musikiyi sevenler de güzel bulduklari bir
besteyi yahut birkac çizgiyi, rengi düsündükleri
zaman benim bir beyti aninca duydugum zevki tadarlar.
Siirin oteki sanatlardan daha fikri oldugunu ileri surerler.
Oteki sanatlar gozle, kulakla, sadece duyularimizla kavranirmis
da siiri aklimizla, düsüncemizle anlarmisiz,
siirin otekilerden çok anlami varmis, siir yalniz
birtakim seslerin bir araya gelmesinden dogmazmis da kelimelerin
birbirlerinden aldiklari zenginlikle kurulan bir fikir
alemi yaratirlarmis... Bir bakima dogrudur bunlar, bir
resimde birtakim renkler, çizgiler vardir, güzelligi,
sanatin aradigi güzelligi yaratmak için bunlar
kendi kendilerine yeter, baska bir sey; bir fikir, bir
anlam uyandirmaya ihtiyaçlari yoktur, boyle bir
seye kalkismazlar. Siir ise kullandigi kelimeler sayesinde
onlardan ote, onlari asan, bizim de ancak düsüncemizle
kavrayabilecegimiz bir alem kurmaya calisir. Bir resme
bakan, bir besteyi dinleyen kimse aldigi hazza büsbütün
birakabilir kendini, düsünmek, "Bunun arkasinda
acaba ne var?" diye aramak, yani kafasini da isletmek
zorunda degildir. Baska bir deyimle bir resim, bir beste
sanat eserinin kendisidir, bir siir ise okuyanin biraz
da kendi çalismasiyla sezecegi esere gotüren
bir vasitadir. Ama bu sozler asil konunun disinda gibidir.
Biz bir siiri okurken daima kafamizi isletir miyiz? Anlamini
iyice kavrayamadigimiz halde, hiç anlamadigimiz
halde, gene çok sevdigimiz misralar, beyitler yok
mudur? Biz onlari okurken ya da baska birisinin okumasini
dinlerken dogrudan dogruya sanat eseriyle, sanat eserinin
ta kendisiyle karsilasmis olmaz miyiz?
Bir gün koylü bir delikanli saz calip birtakim
nefesler, güzellemeler okuyordu, bir yeri anlayamadik,
sorduk: "Ben ne bileyim asik boyle demis," dedi.
Bir gün de Yakup Kadri Bey, Baki'nin:
Dest-i fenada murg-i heva durmayip doner
misraini çok sevdigini soylemisti: "Siz buna
ne anlam veriyorsunuz?" diye sordum: "Düsünmedim
orasini, ben bunu sadece bir misra olarak seviyorum, anlami
beni ilgilendirmiyor, kendi kendine yetiyor bana,"
dedi. Asil siir sevmek de bu degil midir? Fransiz yazarlarindan
birinin anlattigi hatirima geliyor: daha okuldaymis, bir
gün ogretmeni La Fontaine'in yahut Racine'in bir
siirini okutmus, çocuk anlamini çozumlemeye
kalkacak olmus, ogretmen: "Hayir, istemem, bunu ben
de severim, sizin de sevdiginiz belli, anlamini anlatacaksiniz
diye bütünü parçalamayin, zevkini
kacirirsiniz," demis. Benim basima da çok
geldi, bir yerde eski gazellerimizden birini okuyunca
ne demek oldugunu da soylemeye kalkisirim, siiri asil
sevenler, gerçekten sevenler istemezler: "Birakin
da anlamini bilmeyelim, sesi bize yetiyor," derler.
Abbe Bremond'u hatirladim da gene su eski davayi, oz siir
davasini açmak mi niyetim? Hayir, ama siirde anlamdan
ayri, anlamdan baska bir kuvvet bulundugunu, bizim bazan
en sevdigimiz siirleri anlamlarindan baska, iyice duydugumuz
halde ne oldugunu soyleyemedigimiz bir sey için
begendigimizi unutmamaliyiz. Bir kimseyi kendisinden sunu,
bunu bekledigimiz için degil, sadece kendisi oldugu
için sevdigimiz gibi...
Unuttum kendimi de, sevgili okurum, bu mektuplarda da elestirmecilige,
siirin bize verdigi zevki çozumlemeye kalkistim.
Monsieur Paul Claudel'in bir eserinde felyesof saire soyle
soyler: "Ey sair, sen hiç bir seyi aciklamiyorsun,
izah etmiyorsun, ama her sey seninle aciklanabilir, anlasilir
hale geliyor." Elestirmeciye de bunun tam tersini
soyleyebilirsiniz: "A elestirmeci, sen her seyi açiklamak
istiyorsun, ama her seyi bir daha içinden çikilmaz
hale getiriyorsun." Ben bir sair olmayip da ancak
bir elestirmeci olmaya ozenmemden niçin boyuna
yakinir dururum? Hep bunun için. Içimi yakan
derdi, siir sevgisini de duyanlarin hemen anlayacaklari,
elle dokunurmuscasina kavrayabilecekleri bir sekilde,
bir misra ile soyleyemedigim icin...
Hosca kalin sayin okurum, siiri severseniz ne dedigimi,
ne demek istedigimi bu karmakarisik sozler arasindan da
sezersiniz. Yok, siiri sevmiyorsaniz... O zaman okumazsiniz
ki benim yazimi.
29 Nisan 1951
*
SIKINTILI, ** SIKINTISI.
-- Nurullah ATAÇ'in yazi ve denemelerinde,
"oz" kadar "biçim"de de
titizligini bilmemize ragmen, Türkçe karakterlerin
Internet ortaminda,ozellikle Türkçe karakterlerin
mevcut olmadigi bilgisayarlarda, bu tür yazilarin
anlam bütünlügü içinde
tat alinarak okunmasini, adeta imkansiz hale getirmektedir.
Ayrica, Macintosh platformu ile birçok web
tasarim yazilim "software" programlari,
Türkçe karakterleri, halihazirda tanimamaktadir.
Bunun çozümü, Türkiye'nin
resmi ve ticari boyutta tüm yurtdisi bilgisayar
alimlarinda, ortak bir talep ve onkosul olarak
ilgili firmalardan; Türkçe'nin uluslararasi
klavyede ve web dili olan HTML'e dahil edilmesinin
saglanmasidir. Aksi takdirde, hiç istenmeyen
ve yanlis kelime ve anlamlar, Internet'te Türkçe
adina yayginlasarak yayinlanmaya, yine hiç
istenmeden devam edilmek durumunda kalinacaktir. Veya
ozellikle Türkiye disindan yapilan Internet yayinlarinda,
ille de Türkçe karakterlerle Internet'te
yayin da israr edildiginde, yayinlananlar bu kez de
okunamaz hale gelmektedir. Yine "uluslararasi
klavyede karsiligi olmayan harfler taninmadigi için,
yerini noktalar, kareler, Macintosh'da elma sembolleriyle
doldurarak, otomatikman Türkçe karakterlerle
Internet'te yayinlanmis yazilarin okunmasinda, ozellikle
Türkiye kapsama alani disinda, en bastan caydirici
bir faktor olacaktir.
Bu notu yazma ihtiyacini, ozellikle Yazar'imizin "oz"
kadar "biçim'e olan titizligine tüm
kalbimizle saygi duyarken ve "Okuruma Mektuplar"dan
seçtigimiz denemelerini, Internet ortaminda
yayinlarken, yazilarini olmasi gerektigi gibi tümüyle
Türkçe karakterlerle ve Türkçe
dizin kuramina gore, bu sayfalarda uygulayamamanin
bir sancisi ile Yazar'imizin kemiklerini sizlatmamak
için, gerekli hissettik.
Ayni
zamanda, 2005 yilinin ilk yarisinda, New York'tan,
Light Millennium/isik Binyili e-platformunda, "Okuruma
Mektuplari"dan seçmeleri, çekirdek
boyutta
ve küresel olarak, ATAÇ'i,"Sevgili
Okurlari"yla bulusturmamizi ve "denemeler"inin
de ayni zamanda, aktif katilimlara kaynaklik etmesini,
Yazar'imizin gokyüzünden mutlulukla izledigini,
sezmekteyiz. Light
Millennium, April 3, 2005
|
|