KARANLIKTA HIÇ BIR SEY KALMASIN!
Yeni Nüklear Silahlara HAYIR... Yeni Nükleer Hedeflere HAYIR... Nükleer Savas Için Yeni Gerekçelere HAYIR... Nükleer Testlere HAYIR...
Yildiz Savaslarina HAYIR... Uzayin Silahlandirilmasina HAYIR...
Her Çesit Silah Üretimine, Savas ve Savas Kültürüne HAYIR...
Yeryüzümüz henüz bir tane... Onu tahriplerimiz sonucu yok edersek, baska nereye gidecegiz?
Deli Bulutlar

m. ÇEVIK ARIKAN


"Kizkardesim Zerrin'e..."


Ressam sadece düslerini boyuyordu.  Boyuyordu deli bulutlarin rengini.  Bulutlar üzerine üzerine geliyorlardi.  Onlar üzerine üzerine geldikçe, O daha da deli deli vuruyordu firçayi kagida ve üstüne üstüne gidiyordu deli bulutlarin.  Bulutlar cosuyorlardi, doluyorlardi, homurdaniyorlardi, gürlüyorlardi.  Kizgin simsekler çakiyorlardi.  Ama korkutamiyorlardi ressami.  Korkmuyordu ressam onlardan!  Çünkü onlari seviyordu!  Biliyordu, bir gün düslerinin gerçek olacagini!  Biliyordu bu deli dolu bulutlarin bosalacaklarini, yagmur olacaklarini, sinir tanimadan, dikenli tellerin ayırdıklarını ayırmadan yağacak, yağacaklarını!  Ağlıyordu O da sevgiyle düşleyerek vururken fırçasını kağıda.  Ama olsundu!  Ağlasındı!  “Ağlamak güzeldir” diye söylendi, ağladılar birlikte düşleyerek sevgiyle; dikenli tellerin olmadığı bir dünyayı, böceklerin dans ettiği, çiçeklerin kahkaha attığı, insan gibi yüzleri gülenlerin, gözleri görenlerin, gönülleri bol olanların dünyasını.

Ama düşlerin dışında  nasıldı dünya?  Uzaktan şöyle görülüyordu:  “İnsan” olduklarını düşündüren birileri vardı.  Nereden geldikleri belli değildi.  Nereye gittikleri de belli değildi.  Bir yerlerden geliyorlar, bir yerlere gidiyorlardı.  Yüzleri ve gözleri belirsizdi.  Bu nedenle nasıl insanlar oldukları, iyiliklerini veya kötülüklerini yüzlerinden veya gözlerinden anlamak imkansızdı.  Çok sayıdaydılar.  Azimle birşeyler yapıyorlardı.  Ne yaptıklarını anlamak, bir anlam vermek çok zordu.  Ama onlar ne yaptıklarını biliyormuş gibi yapıyorlardı.  Habire birşeyler taşıyorlardı.  Taşıdıkları ince uzun  tahta parçalarını birer birer getiriyorlardı.  Bu tahtaların olduğu bir kaynak olmalıydı.  Kimileri bu tahtaları taşıyorlar, kimileri de bunları yan yana yakın mesafelerde toprağa çakıyorlardı.  Toprak yumuşacıktı.  Ilıktı.  Mis gibi Nisan yağmuru kokuyordu.  Toprak fıkır fıkırdı.  Kaynıyordu.  Hayat doluydu.  Bu tahtalar toprağın bağrına bağrına  doğru batırılıyordu.  Toprağın bağrına bağrına doğru girdikçe tahtalar birden kazıklaşıyorlar ve toprağın canını yakıyorlardı.  Karıncalar, solucanlar, kırkayaklar, hatta çıyanlar eziliyorlar, çığlıklar atıyorlardı ama kazık çakan bu yüzleri ve gözleri belirsiz insanlar onların çığlığını duymuyordu.  Çekirgeler bahar yeşili otların arasında bir sıçrıyor, iki sıçrıyor üçüncüsünde onlar da kazıkların  altında kalıyorlardı.  Oysa çekirgeler uçarken rengarenktiler ve ne de güzel şarkı söylerdiler.  Ya çiçekler, ya çiçekler?  Onların sesi de çıkmazdı.  Rengarenk ve mis gibiydiler.  Mineler, papatyalar, gelincikler!  Ama onların da suyu çıkıyordu;  kazıklar habire batıyordu!

Bu kazıklar çok can yakıyordu.  Hatta yılanlar, o “yılan” denilen hayvanlar, deliklerine kazık girmedikçe, kendilerine zarar gelmedikçe kimseye bin yıl dokunmayan  yılanlar bile bu kazıklardan “İllallah!” demişlerdi de daha derinlere kaçmışlardı.  Oralarda eskiden tavşanlar, sincaplar, ceylanlar da vardı.  Onlar da kazıklar arttıkça uzaklara, batıya göçmüşlerdi.  Kazık yapımında kullanılan tahtalar eskiden onların ormanıydı.  Nasıl da güzeldi orman!  Sincaplar yere hiç inmeden ağaçların üzerinden daldan dala geçerler ve istedikleri yere gönüllerince giderlerdi.  Ormandaki saçlı meşeler neşeliydi, üretkendi, palamutları da lezzetli!  Orman yok olmuştu ve sincaplar,tavşanlar,ceylanlar ve diğerleri  terketmişlerdi bu yerleri.  Hepsi kazıklar yüzündendi.

Kazıklar deliyordu bağrını topragın.  Sadece kazıklar mı?  O yüzleri belirsiz, insan olduklarını düşündüren yaratıklar sadece toprağı kazıklamakla kalmadılar birde dikenli teller getirdiler bir yerlerden.  Bu dikenli tellerin teli neydi, nasıl yapılıyordu bilinmez.  Ama çok dikenliydiler, kuvvetliydiler, can yakıcıydılar.  Üstelik can ayırıcı da oldular.  Gerildikçe gerildiler kazıkların arasına.  Hallerinden pek memnun, kendilerinden pek emin!  Geçit vermez oldular sağdan sola, doğudan batıya, güneyden kuzeye!  Güldüler insan  olduklarını düşündürenlerin hallerine, pek eğlendiler kendilerince.  Ayırdılar onları kendi keyiflerince.  Ama söylemediler neden böyle keyiflendiklerini.  Onları ayırmak güzeldi dikenli teller için ya, insan olduklarını düşündürenler neden kendi kendilerini ayırıyorlardı  bu dikenli tellerle, hem birbirlerinden hem de diğer diyarlardan?  İşte dikenli tellerin onca gülmeleri hep bundandı.   Bu yüzleri ve gözleri belirsiz insanlardı bu dikenli telleri elleri ile yapan, onlara hayat katan, onları hayatlarına katanlar.  Bu dikenli teller daha önce asıl onların yüzleri ve gözleri belirsiz kafalarının içindeydiler; hiç bir iyi, güzel, doğru düşünceye geçit vermeyen.  Ama nasıl da yeryüzüne çıkıyorlardı bu kafaların içinden ve sarıyorlardı yeryüzünü, kazıklarla beraber olup.  Bu insan olduklarını düşündürenler nasıl da dikenli telleri sevindiriyorlardı da düşünmüyorlardı diğerlerini.

Kimdi ki diğerleri?  Karıncalar mı?  Çekirgeler mi? Kırkayaklar mı?  Çıyanlar mı?  Yoksa yılanlar mı?  Onlar zaten çığlık çığlığa kaçışmışlar yine kendilerine yeni yerler bulmuşladı.  Dikenli tellerin gücü onları ayıramamıştı bir taraftan diğer tarafa.  Giden gitmiş kalanlar yeniden düzenlerini kurmuşlardı.  Hatta bazıları kazıklara yerleşmiş, bazıları dikenli telleri seçmişti yeniden yaşamak için.  Uymuşlardı ortama.  Çiçekler de bir yolunu buluyorlardı açabilmek, mis gibi kokmaya devam edebilmek için.  Hatta gelincikleri “Kubat’ın” yardımıyla kurtaran bir de kurtarıcıları vardı: “Hikmet Çetinkaya” diye bilinen bir ressam onları bu kazıkların altında ezilmekten, fırçasının bütün gücü ile kurtarıyor, onlara durmadan hayat veriyor, gelincikleri gelecek kuşaklar için ölümsüzleştiriyordu.

Dikenli teller kimleri kimlerden , nereyi nereden ayırmıştı ki?  Diğer bazı insanlar vardı.  Belliydi onların yüzleri güzel, gözleri güzel, dilleri güzel, gönülleri güzel! Geldiler, artık “öbür taraf” olan öbür taraftan; gelip geçmek istediler diğer taraflara ama dikenli teller vardı arada.  Geçemediler.  Teller ellerine, kollarına, gövdelerine battı, onları kanattı, canlarını acıttı.  Gidemediler ötelere, başlarını kaldırdılar göğe. Uçan yaban kazlarını gördüler tepelerinde, turnaları,  kırlangıçları, leylekleri.  Yeryüzündeki dikenli tellerden habersiz ne güzel de uçuyorlardı istedikleri yere, sınırsız bir özgürlükle!  İşte dikenli telleri geçemeyenler kuş olmak istediler.  Sınırsız olmak istediler.  Kendi sınırlarını kendileri koymak istediler.  Ama başkaları sınırlıyordu onları.  Bu sınırlara alışılmıyordu.  Alışmamalıydılar!  Bir çaresini bulmalıydılar!  Özgür olmalıydılar!  Dikenli tellerle ayrılmayan ülkelerdeki tarlalarda çalışmalı, güzelim buğdayı delicesine özgür bir dünyada birlikte üretip harmanlamalı, ekmek yapmalı ve hep birlikte yemeliydiler.  Yüzleri ve gözleri belirsiz insan olduklarını düşündüren, sayıları çok bu canlıları yola getirmeliydiler.  Onlara gülecekleri yüzler, görecekleri gözler lazımdı.  Belki o zaman dikenli tellerle ayrılmadan yaşanabilirdi yeryüzünde.  Güven ve sevgi dolu yüreklerle, yüzler ve gözler belirginleşir ve toprak gibi verici olurdu insan da; “insan” olurdu belki de?

Ressam sadece düşlerini boyuyordu.  Boyuyordu deli bulutların rengini.  Bulutlar üzerine üzerine geliyorlardı.  Onlar üzerine üzerine geldikçe, O daha da deli deli vuruyordu fırçayı kağıda ve üstüne üstüne gidiyordu deli bulutların.  Bulutlar coşuyorlardı, doluyorlardı, homurdanıyorlardı, gürlüyorlardı.  Kızgın şimşekler çakıyorlardı.  Ama korkutamıyorlardı ressamı.  Korkmuyordu ressam onlardan!  Çünkü onları seviyordu!  Biliyordu, bir gün düşlerinin gerçek olacağı, bir günün olacağını!  Biliyordu bu deli dolu bulutların boşalacaklarını, yağmur olacaklarını, sınır tanımadan, dikenli tellerin ayırdıklarını ayırmadan yağacak, yağacaklarını!  Ağlıyordu O da sevgiyle düşleyerek vuruken fırçasını kağıda.  Ama olsundu!  Ağlasındı!   “Ağlamak güzeldir” diye söyledi söyleyen, ağladılar birlikte düşleyerek sevgiyle; dikenli tellerin olmadığı bir dünyayı, böceklerin dans ettiği, çiceklerin kahkaha attığı, insan gibi yüzleri gülenlerin, gözleri görenlerin, gönülleri bol olanların dünyasını.

Yazanlar yazdı, boyayanlar boyadılar böyle bir dünyayı düşleyerek!  Eğer düşler varsa, var  demektir UMUTTTA!  Ne demişler? Can çıkmayınca umut kesilmez!

 

m. Çevik Arikan, 21 Nisan 2001

   
Bu sayi Nükleer Tehlike'ye karsi ortak bir bilinc olusturmaya ve de
Amerika'da "
Islam"a karsi olusmus onyargilarin azaltilmasina ithaf edilmistir.
ISIK BINYILI e-dergisi - The Light Millennium, Inc., bunyesinde
kamu yararina yayinclik ilkesiyle 17 Temmuz 2001 tarihinde
New York'ta kuruldu.

Kurucu Baskan: Bircan Ünver

ISIK BINYILI: AMAC

"ISIK BINYILI'NIN OZ'Ü SIZLERSINIZ..."
Global Baris Hareketine EVET, Birbirimizi Anlamaya ve Sevmeye EVET, Yüce Insanlik Için EVET, Biricik Yeryüzünü Korumaya EVET,
Daha Iyi Yarinlar Için Büyük Düslere EVET, Global Pozitif Bir Enerjinin Olusmasina EVET, Global Seffaflikla Iç Dünyamiz ve Düsüncelerimizi Aydinlatmaya EVET...
ISIK BINYILI ile ilgili medya bülteni ve kültürel etkinliklerle ilgili duyurulari almak istiyorsaniz,
lütfen bize yaziniz . Iletisim> contact@lightmillennium.org

Yazili ve gorsel ürünlerinizi YAYIN ILKELERIMIZ çerçevesinde,
yayinlanmak üzere dilediginiz zaman gonderebilirsiniz...
ILETISIM

TÜRKÇE
ANASAYFA

YAYIN
ILKELERI

@ ISIK BINYILI e-dergisi Bircan ÜNVER tarafindan tasarlanmis ve üretilmistir.
9ncu Sayi. Yaz - 2002, New York.
URL: http://www.lightmillennium.org
ISIK BINYILI platformunun düsünsel ürünlerinizle devamini sagladiginiz ve ziyaretiniz için çok tesekkur ediyoruz.
ISIK BINYILI, Mac platformunda uretilmistir.