|
Deli
Bulutlar
m. ÇEVIK ARIKAN
"Kizkardesim
Zerrin'e..."
Ressam sadece düslerini boyuyordu.
Boyuyordu deli bulutlarin rengini.
Bulutlar üzerine üzerine geliyorlardi. Onlar üzerine üzerine geldikçe, O daha da
deli deli vuruyordu firçayi kagida ve üstüne
üstüne gidiyordu deli bulutlarin. Bulutlar cosuyorlardi, doluyorlardi, homurdaniyorlardi,
gürlüyorlardi.
Kizgin simsekler çakiyorlardi. Ama korkutamiyorlardi ressami.
Korkmuyordu ressam onlardan!
Çünkü onlari seviyordu!
Biliyordu, bir gün düslerinin gerçek
olacagini! Biliyordu bu deli dolu bulutlarin bosalacaklarini,
yagmur olacaklarini, sinir tanimadan, dikenli tellerin
ayırdıklarını ayırmadan yağacak,
yağacaklarını! Ağlıyordu O da sevgiyle düşleyerek
vururken fırçasını kağıda. Ama olsundu! Ağlasındı! “Ağlamak güzeldir” diye söylendi,
ağladılar birlikte düşleyerek sevgiyle;
dikenli tellerin olmadığı bir dünyayı,
böceklerin dans ettiği, çiçeklerin
kahkaha attığı, insan gibi yüzleri
gülenlerin, gözleri görenlerin, gönülleri
bol olanların dünyasını.
Ama düşlerin dışında
nasıldı dünya?
Uzaktan şöyle görülüyordu: “İnsan” olduklarını
düşündüren birileri vardı. Nereden geldikleri belli değildi.
Nereye gittikleri de belli değildi.
Bir yerlerden geliyorlar, bir yerlere gidiyorlardı. Yüzleri ve gözleri belirsizdi. Bu nedenle nasıl insanlar oldukları,
iyiliklerini veya kötülüklerini yüzlerinden
veya gözlerinden anlamak imkansızdı. Çok sayıdaydılar. Azimle birşeyler yapıyorlardı. Ne yaptıklarını anlamak,
bir anlam vermek çok zordu.
Ama onlar ne yaptıklarını biliyormuş
gibi yapıyorlardı.
Habire birşeyler taşıyorlardı. Taşıdıkları ince uzun tahta parçalarını birer
birer getiriyorlardı.
Bu tahtaların olduğu bir kaynak olmalıydı. Kimileri bu tahtaları taşıyorlar,
kimileri de bunları yan yana yakın mesafelerde
toprağa çakıyorlardı. Toprak yumuşacıktı. Ilıktı. Mis
gibi Nisan yağmuru kokuyordu. Toprak fıkır fıkırdı. Kaynıyordu. Hayat doluydu. Bu tahtalar toprağın bağrına
bağrına
doğru batırılıyordu. Toprağın bağrına bağrına doğru
girdikçe tahtalar birden kazıklaşıyorlar
ve toprağın canını yakıyorlardı. Karıncalar, solucanlar, kırkayaklar,
hatta çıyanlar eziliyorlar, çığlıklar
atıyorlardı ama kazık çakan bu yüzleri
ve gözleri belirsiz insanlar onların çığlığını
duymuyordu. Çekirgeler bahar yeşili otların
arasında bir sıçrıyor, iki sıçrıyor
üçüncüsünde onlar da kazıkların
altında kalıyorlardı.
Oysa çekirgeler uçarken rengarenktiler
ve ne de güzel şarkı söylerdiler.
Ya çiçekler, ya çiçekler? Onların sesi de çıkmazdı.
Rengarenk ve mis gibiydiler.
Mineler, papatyalar, gelincikler!
Ama onların da suyu çıkıyordu; kazıklar habire batıyordu!
Bu kazıklar çok can yakıyordu.
Hatta yılanlar, o “yılan”
denilen hayvanlar, deliklerine kazık girmedikçe,
kendilerine zarar gelmedikçe kimseye bin yıl
dokunmayan yılanlar
bile bu kazıklardan “İllallah!”
demişlerdi de daha derinlere kaçmışlardı.
Oralarda eskiden tavşanlar, sincaplar, ceylanlar
da vardı. Onlar
da kazıklar arttıkça uzaklara, batıya
göçmüşlerdi.
Kazık yapımında kullanılan
tahtalar eskiden onların ormanıydı.
Nasıl da güzeldi orman!
Sincaplar yere hiç inmeden ağaçların
üzerinden daldan dala geçerler ve istedikleri
yere gönüllerince giderlerdi. Ormandaki saçlı meşeler
neşeliydi, üretkendi, palamutları da lezzetli! Orman yok olmuştu ve sincaplar,tavşanlar,ceylanlar
ve diğerleri
terketmişlerdi bu yerleri.
Hepsi kazıklar yüzündendi.
Kazıklar deliyordu bağrını topragın.
Sadece kazıklar mı?
O yüzleri belirsiz, insan olduklarını
düşündüren yaratıklar sadece
toprağı kazıklamakla kalmadılar birde
dikenli teller getirdiler bir yerlerden. Bu dikenli tellerin teli neydi, nasıl yapılıyordu
bilinmez. Ama
çok dikenliydiler, kuvvetliydiler, can yakıcıydılar.
Üstelik can ayırıcı da oldular. Gerildikçe gerildiler kazıkların
arasına. Hallerinden
pek memnun, kendilerinden pek emin! Geçit vermez oldular sağdan
sola, doğudan batıya, güneyden kuzeye! Güldüler insan olduklarını düşündürenlerin hallerine,
pek eğlendiler kendilerince. Ayırdılar onları kendi keyiflerince. Ama söylemediler neden böyle
keyiflendiklerini.
Onları ayırmak güzeldi dikenli teller
için ya, insan olduklarını düşündürenler
neden kendi kendilerini ayırıyorlardı
bu dikenli tellerle, hem birbirlerinden hem de
diğer diyarlardan? İşte dikenli tellerin onca gülmeleri
hep bundandı.
Bu yüzleri ve gözleri belirsiz insanlardı
bu dikenli telleri elleri ile yapan, onlara hayat katan,
onları hayatlarına katanlar.
Bu dikenli teller daha önce asıl onların
yüzleri ve gözleri belirsiz kafalarının
içindeydiler; hiç bir iyi, güzel, doğru
düşünceye geçit vermeyen. Ama nasıl da yeryüzüne
çıkıyorlardı bu kafaların içinden
ve sarıyorlardı yeryüzünü, kazıklarla
beraber olup. Bu insan olduklarını düşündürenler
nasıl da dikenli telleri sevindiriyorlardı da
düşünmüyorlardı diğerlerini.
Kimdi ki diğerleri? Karıncalar mı? Çekirgeler mi? Kırkayaklar
mı? Çıyanlar
mı? Yoksa
yılanlar mı?
Onlar zaten çığlık çığlığa
kaçışmışlar yine kendilerine
yeni yerler bulmuşladı.
Dikenli tellerin gücü onları ayıramamıştı
bir taraftan diğer tarafa.
Giden gitmiş kalanlar yeniden düzenlerini
kurmuşlardı. Hatta bazıları kazıklara
yerleşmiş, bazıları dikenli telleri
seçmişti yeniden yaşamak için.
Uymuşlardı ortama.
Çiçekler de bir yolunu buluyorlardı
açabilmek, mis gibi kokmaya devam edebilmek için. Hatta gelincikleri “Kubat’ın” yardımıyla
kurtaran bir de kurtarıcıları vardı:
“Hikmet Çetinkaya” diye bilinen bir
ressam onları bu kazıkların altında
ezilmekten, fırçasının bütün
gücü ile kurtarıyor, onlara durmadan hayat
veriyor, gelincikleri gelecek kuşaklar için
ölümsüzleştiriyordu.
Dikenli teller kimleri kimlerden , nereyi
nereden ayırmıştı ki?
Diğer bazı insanlar vardı. Belliydi onların yüzleri güzel, gözleri
güzel, dilleri güzel, gönülleri güzel!
Geldiler, artık “öbür taraf”
olan öbür taraftan; gelip geçmek istediler
diğer taraflara ama dikenli teller vardı arada.
Geçemediler.
Teller ellerine, kollarına, gövdelerine
battı, onları kanattı, canlarını
acıttı.
Gidemediler ötelere, başlarını
kaldırdılar göğe. Uçan yaban
kazlarını gördüler tepelerinde, turnaları,
kırlangıçları, leylekleri. Yeryüzündeki dikenli tellerden
habersiz ne güzel de uçuyorlardı istedikleri
yere, sınırsız bir özgürlükle! İşte dikenli telleri geçemeyenler
kuş olmak istediler. Sınırsız olmak istediler. Kendi sınırlarını
kendileri koymak istediler.
Ama başkaları sınırlıyordu
onları. Bu sınırlara alışılmıyordu.
Alışmamalıydılar! Bir çaresini bulmalıydılar! Özgür olmalıydılar! Dikenli tellerle ayrılmayan ülkelerdeki
tarlalarda çalışmalı, güzelim
buğdayı delicesine özgür bir dünyada
birlikte üretip harmanlamalı, ekmek yapmalı
ve hep birlikte yemeliydiler. Yüzleri ve gözleri belirsiz
insan olduklarını düşündüren,
sayıları çok bu canlıları yola
getirmeliydiler. Onlara gülecekleri yüzler, görecekleri
gözler lazımdı. Belki o zaman dikenli tellerle ayrılmadan yaşanabilirdi
yeryüzünde.
Güven ve sevgi dolu yüreklerle, yüzler
ve gözler belirginleşir ve toprak gibi verici
olurdu insan da; “insan” olurdu belki de?
Ressam sadece düşlerini boyuyordu.
Boyuyordu deli bulutların rengini.
Bulutlar üzerine üzerine geliyorlardı. Onlar üzerine üzerine geldikçe, O daha da
deli deli vuruyordu fırçayı kağıda
ve üstüne üstüne gidiyordu deli bulutların. Bulutlar coşuyorlardı, doluyorlardı,
homurdanıyorlardı, gürlüyorlardı.
Kızgın şimşekler çakıyorlardı. Ama korkutamıyorlardı ressamı.
Korkmuyordu ressam onlardan!
Çünkü onları seviyordu!
Biliyordu, bir gün düşlerinin gerçek
olacağı, bir günün olacağını!
Biliyordu bu deli dolu bulutların boşalacaklarını,
yağmur olacaklarını, sınır tanımadan,
dikenli tellerin ayırdıklarını ayırmadan
yağacak, yağacaklarını!
Ağlıyordu O da sevgiyle düşleyerek
vuruken fırçasını kağıda. Ama olsundu! Ağlasındı!
“Ağlamak güzeldir” diye söyledi
söyleyen, ağladılar birlikte düşleyerek
sevgiyle; dikenli tellerin olmadığı bir
dünyayı, böceklerin dans ettiği, çiceklerin
kahkaha attığı, insan gibi yüzleri
gülenlerin, gözleri görenlerin, gönülleri
bol olanların dünyasını.
Yazanlar yazdı, boyayanlar boyadılar
böyle bir dünyayı düşleyerek! Eğer düşler varsa, var
demektir UMUTTTA! Ne demişler? Can çıkmayınca
umut kesilmez!
m. Çevik Arikan, 21 Nisan 2001
|