|
Bir
Kurbaga Kadin Öyküsü
Bir Müzede
Bir Gün
m.
Çevik ARIKAN
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman
içinde deve tellal iken, pire berber iken, ben
Emine Nene'min beşiğini tıngır mıngır
sallar iken bir kurbağa kadın ile bir de kızı
varmış. Bu kurbağa kadın yaşlandıkça
duygulanır, duygulandıkça da sanatla
ilgilenir olmuş.
Yine bir gün duygulanmış.
Kızımla hoşça vakit geçireyim,
onu alıp bir müzeye gideyim demiş. Göreceklerini de merak etmiş. Kızına şöyle demiş:
Kızım, canım kuzum haydi birlikte
felekten bir gün çalalım ve başbaşa
olalım şu müzede neler var bulalım.
Gitmişler. Hava soğuk mu soğukmuş.
Kendilerini o büyük müze binasına
zor atmışlar.
Kurbağa kadın yeşil mi yeşil, genç
kızı da kırmızı mı kırmızıymış.
İşte ilk gördükleri heykel
belirmiş. Bir atın üzerinde atı sadece
bacakları ile dizginleyen cesur bir adam. Ellerini havaya, gökyüzüne doğru kaldırmış,
sanki yaşadığına şükreder
gibi. Atını sürmüyor da,
iyi ya da kötü, ama onurlu yaşanmış
bir hayatı öylece orada sonsuza kadar sürdürmeyi
temsil ediyor. Heykelin heykeltraşı ile ilgilenmiyoruz
nedense. O
atın üzerindeki cesur insan kalıyor aklımızda. İşte kapıda ana kız
bilet kuyruğunda birde ne görelim, bir başka
heykel daha! Bu defa mutlu mu mutlu bir kadın
heykeli! Ne
mi yapıyor? Tek başına öylece vücudunun
bütün çıplaklığı
ve güzelliği ile halay sekiyor.
Elinde ne mi tutuyor?
Tek başına bir eliyle bir bebeği
kavramış. Böyle neşeyle halay sektiğine
göre kendi bebeği olmalı.Yanılıyorum
işte! Tabii ki kadın tek başına değil,
bebeği ile beraber halay sekiyor.
Öbür elinde de ne mi tutuyor? Ona doğru uzanan bebeğine gösterdiği üzümleri
tutuyor. Sanırım
harman zamanının sevinci bebek sevincine eklenmiş.
Bu kadın heykeli hem genç hem de güzel. Hem yiyeceği var, hem de bebeği. Daha ne ister hayattan? Elbette halay çekecek ve mutluluğunu
bu büyük binanın giriş kapısında
anıtlaştıracak.
Kurbağa kadın yeşil mi yeşil, kırmızı
mı kırmızı kızına, kuzusuna
bakmış ve işte demiş :
Kadın!
Ne güzel!
Kurbağa kadın bilet kuyruğunda
beklerken beklerken, diğer kadın heykellerini de görmüş. Çocuğunu emzirenini, düşünceli
düşünceli ayakta duran ve elinde bir bıçak
olan, ama bıçağı birbirine kavuşturduğu
kolları ile yan tarafında saklamaya çalışır
gibi tutanını, şuh bir eda ile oturanını.
Hepsi de sahiciymiş.
Derken biletlerini almışlar ve içeriye
adımlarını atmışlar. Birden bire galerilerde kaybolmuşlar.
Nubian'dan Mısır'a, Çin'den Japonya'ya,
eski Yunan'dan Avrupa ve Eski İslam sanatlarına
uzanıvermiş, yüzyıldan yüz
yıla geçivermişler.
İnsanın nelerle uğraştığına
şaşıra gelmişler.
Neden eski Mısırlılar ölüleri
ile bu kadar çok uğraştılar ki?
Neden timsah yavrularının, kedi ve köpeklerinin
bile mumyalarını yaptılar ki? Peki onca
hiyeroglif yazısına çizisine ne demeli?
Ya tonlarca ağırlıktaki bu yazılı
duvarları gemilere yükleyip müzeye koyanlara
ne buyurulur? Onca emek! Kurbağa
kadının hiç aklı almamış
ama bakmaya da doyamamış ve düşünmüş: Bu müzede birbirinden farklı
kültürler nasıl da yan yana bütün
dehşetleri ve güzellikleri ile durabiliyorlar.
Hiçbirisi diğerine üstün
değil. Hepsi kendilerine ait yerlerinde haşmetli!
Koridorlarla bağlanmışlar.
Bir dünyadan başka bir dünyaya geçer
gibi oluyor insan.
Derken derken yeşil kurbağa kadın
ile kırmızı kızı başka dünyalara
dalıp gitmişler.
Resim resim, heykel heykel doğanın
güzelliklerini sergileyen, insanı ve hayatı
anlamaya ve anlatmaya çalışan bütün
yaratıcı insanlara birer birer rastlamışlar,
onlarla anlaşmışlar. Önce akıllarında renkler
ve anlamlar kalmış, sonra isimler. Akıllarında renk ve anlam olarak kalan isimler bir
sonraki resimlerde ve heykellerde isim olarak gelmeye
başlamış akıllarına.
İşte Van Gogh'lar, işte Monet'ler,
işte Renoir'lar!
Renoir'dan, dans eden mutlu kadın, kadının
kırmızı şapkası ve utangaç
tebessümü geriye kalmış. İnsan eli, güzeli, hayatı
sevdimi duramıyor o güzelliği kendince
sergilemeye! Bu bambaşka bir aşk olmalı diye düşünmüş
kurbağa kadın. Çünkü gördüğü
bir başka güzel kadın resmi de sadece kömür
karası ile çizilmiş bir tül ile
örtülü bir kadın yüzüymüş. Bir kadın yüzü gerçeğinden
bile ancak bu kadar güzel, canlı ve ölümsüz
olabilirmiş. Kurbağa kadın bu resme 'güzele
bakmak sevaptır' diyerek üç defa gidip
gelip bakmış.
Kurbağa kadın prenses kızkardeşinin
ve eşinin en sevdiği renkleri bulan Cezanne'nin
resimlerini de bulmuş müzede. Cezanne'nin karısının yüzünü
ve elbisesinin çizgilerini anlamsız bulmuş
ama, koltuğun kırmızısına bayılmış.
Cezanne'nin kendi yüzünü çok
muzip bulmuş ama daha çok küf yeşili
arka rengi sevmiş. Dominik Amca'nın suratı ise
bütün renklerle, canlı ve sağlıklı,
daha çok da dost bir gülümsemeyle kalmış
akıllarında. Yeşil mi yeşil kurbağa
kadın ve kırmızı mı kırmızı
kızı bir başka galeriye gelmişler.
Duvarları okyanusların dalgaları
ve denizlerin mavileri doldurmuş.
Bir balıkçı yakaladığı
balıkla beraber dalgalara yakalanmış ve
sisler içinde kalmış. Bu resimde tüyleri korku ile ürpermiş
kurbağa kadının. Ya balıkçı
kurtulamaz ise, ya onun yolunu bekleyen eşi, çocukları
varsa? Doğa
ne kadar da haşin!
Yaşam ne kadar da zor şu balıkçılara!
Dev dalgalar, sisler arasında!
Kurbağa kadının kırmızı
mı kırmızı kızı İznik
çinilerinden Çin porselenlerine İslam
minyatürlerinden el yazması Incil örneklerine;
benzerlikler bula bula bakmış da bakmış.
Daha çok da 'lütfen oturun' yazılı
sandalyelere bir oturup bir kalkmış.
Yeşil mi yeşil kurbağa kadın,
kırmızı mı kırmızı
kuzusuyla işte böyle dolaşmış
bir müzede bir gün! Yorulmuşlar ama renkleri, düşünceleri,
anlamları arayıp bitirememişler. Yine gelelim,
yine görelim demişler. Kendi dünyalarına geri dönmüşler.
İçlerinde yeni renkler, yeni anlamlar, bir
yaşama sevinci ve umutlarla dolu, birbirlerine sevgili!
Analı kuzulu!
O gün asıl bu beraberlikle güzelmiş.
Meltem
Çevik Arıkan, 27 Subat 2001
|