|
Yol
Ayrimindaki Cami
m. Çevik Arikan
Bahadir Aksan'a
Bir sokaktı o. Alelade bir sokak! Belki de bir sokak resmiydi. Herkesin üzerinden gelip, üzerinden
geçtiği.
Bir sokaktı o.
Alelade bir sokak!
İnsanların yaşadığı,yürüdüğü,
durduğu, merhabalaştığı, konuştuğu,
dertleştiği, söyleştiği; kaldırımları
sabah ezanları ile bütün komşular
tarafından yıkanan; ortasından yağmur
sularının aktığı, yağmursuz
günlerde çocukların ip atladığı,
ekmek üzerinde domates salçası, vişne
reçeli yediği, seksek oynadığı,
yedi taş attığı; sahipsiz kedilerine
ve köpeklerine bakılan; arada sokaktan geçen
bir dondurmacısı, bir horoz şekercisi,
bir yoğurtçusu, bir simitçisi olan.
Bir çatal ayrımı vardı
sokağın sonunda; biri doğuya biri batıya
giden. Çatal
ayrımında da ne mi vardı?
Bir cami resmi!
Cami de sokak da karanlıktı.
Adeta simsiyahtı.
Simsiyah mıydı?
Sokak karanlık mıydı? İnsanlar belirsiz miydi? Sessiz miydi? Çocuklar
neredeydi? Aslında
sadece bir ışık vardı. Kızıl desem kızıl
değil. Sarı
desem sarı değil.
Altın rengi mi desem, bakır kırmızısı
mı desem. Hiçbirisi değil. Belki de hepsi! İşte o ışık gelip
cami resminin üzerine konmuştu. Birazı da resimdeki minareye! İsterseniz siz buna alev rengi deyin, ister yanardağ,
isterse ressam
da “turuncu” çalıştım
desin! İşte cami resmi bu ışık
rengiyle çok
güzeldi.
Çatal ayrımında haşmetli!
Çatalın bir tarafı doğuya,
bir tarafı batıya gidiyordu.
Sokak karanlıktı.
Karanlık mıydı?
Ya o duvardaki neon eflatuna ne demeli? Ya öteki duvardaki Akdeniz turkuazına? Bakın bakın aslında sokak
çok renkli!
Vıcık vıcık renkli! Bütün renkler bir arada da ondan görmesi zor
oluyor. Dikkatlice
bakın. Bir
daha, bir daha bakın.
Bakın bakın!
Göreceksiniz renkleri, cıvıl cıvıl!
Rengarenk! Göreceksiniz insanları; canlılar, konuşuyorlar,
söyleşiyorlar, dertleşiyorlar, kavga ediyorlar,
hatta sevişiyorlar!
Soruyorlar birşeyleri, belki de gidecekleri
yeri. Arıyorlar birşeyleri, belki de kendilerini.
Yol ayrımında ve cami resmi orada!
Cami resmi öylece orada duruyor. Tabii ki cami resmi orada öylece
durur. Çünkü
ben bir kadınım.
Caminin içine öyle elimi kolumu sallaya
sallaya özgürce giremem.
Camiye giren güruhdan ayrı bir giriş
kapım, ayrı merdivenlerim, ayrı bir bölümüm
vardır. Orada da bu ayrılık gayrılık yüzünden,
hem yer dar gelir, hem
de çoluk çocuk gönlüm daralır,
aşağıda ne olup bittiğini yine anlayamam.
Minare mi?
Minareler en sevdiğim yeridir camilerin.
Çünkü bir caminin minarelerine
çıkmak çok eğlencelidir bir çocuk
için. Siz hiç çocuk oldunuz mu?
Ve hiç çocuk olup, hiç bir
minarenin tepesine çıktınız mı?
Edirne’de bir “Selimiye Camisi”
var ya, işte o cami camilerin en güzelidir.
Bu cami dört minarelidir ve her minaresi üç
şerefelidir.
Minareler uzaktan birbirinin arkasına saklanırlar
da iki gibi görülürler.
“Mimar Sinan” yapmıştır
bu camiyi. Bir de bir ters lale koymuştur duvarlarından
birisine! Şimdi
terslik bunun neresinde? Haydi çıkın minareye! Köy camileri de minarelidir. Hele onların minarelerine çıkarsanız
bütün köy ayaklarınızın
altında kalır da, minare ne kadar küçük
olursa olsun siz küçük köyünüze
tepeden baktığınız için, cami
de minaresi de gözünüzde büyür. Ama belki de bütün bunlar aslında
siz çocuk olduğunuz içindir. Oysa ben bir kadınım. Benim işim yok, ne minarede ne de
camide. Ben
otururum evimde veya giderim işime.
Camiye gitmem.
Yine de Allah’ıma dua ederim; bir ağacın
altında, yoksa, bir bulutun altında, yoksa, bir güneşin altında; nerede
olursam olayım, ne olursam olayım, yakarışımı
duyana!
26 Nisan 2001
|