|
"Bir
Gün Günes Sana da Dogacak"
One day the sun will
shine on you...
Pinar SENEL
Sabrinin
sonuna geliyordu. Onu yok etmeye azmetmis günes altinda
derisinin gitgide kavruldugundan daha önemli geldi ona,
artik dayanacak gücünün kalmadigini anlamasi.
Dayanma gücünün daha fazlasini reddetmek
istedigini anlamasi, daha dogrusu. Kaderimde bir denizanasi
gibi ölmek varmis, dedi.
Müstehzi, gülümsedi. Ayaklari yetmiyorsa
simdi onu kurtarmaya, ne farki vardi bir denizanasindan.
Denizanalarini sevmezdi.
Her ölümün bildik bir hikayesi vardi. Bölümleri
özenle unutulmus bir film, ölmek üzereyken
serit haline geliyor ve gözlerin önünden
akip gidiyordu.
Öyle diyorlardi. Filmin yandigi yerde ölüm
basliyordu. Ölmek için yanmak gerek. Seritin
bitmesi yetmez, basa sarilabilir belki diye. Kendi Cinema Paradiso'su yanarken filminin en güzel parçalarini
kocaman duvarlara yansitacaklar miydi acaba?
Gözlerini kapadı. Yok. Bekledi. Gelmiyor. İlk defa
filmin başlaması için ıslık
çalanlardan olmayacak. Kendini yokladı. Evet,
ölmek üzere. Hayır, daha değil.
Her şey anlamsızlaşıyor işte. Evin kirasını
veremediği için evsahibinin -sırf bir
toprağa sahip diye- kızması yersiz şu
ölümlü dünyada. Dernek toplantısındaki
o hararetli tartışmalar boşuna! Sevgiliyle
edilen kavgaların üst başlığı değilse
bile alt başlıkları üç gün
geçmeden unutulurken, şimdi topu birden bir
keçiboynuzu. Her şey buraya kadar ve burada
bir şey yok. Demek böyle bir şeymiş
ölüm. Konuşmak istese ses çıkmayacak.
Buğulanıyor gözleri. İçi kıyılıyor.
Neredeyse çakır keyiflik gibi bu güneş
sarhoşluğu.
Ölümün aydınlatıcı yüzü
ile tanışırken bu yüzün güneş
suretinde gelmesi canını sıkıyor. Herkes gibi yatağında ölmek isterdi o da. Her
neyse... Her oyun gibi güzeldi aslında bu film
fikri de. Kim bulduysa! Ölümün kıyısına
gidip geri dönenlerden duyulan bir şeydi aslında.
Şimdi... -vaktinden önce yapılan her işin
gerçek vaktini ebediyyen yitirdiğini biliyor-
hayatının film şeridini kendisi akıtsa,
ölümü atlatabilir mi acaba? Şeytanın
tılsımını tersine çevirse.
Çocukluğuyla başlaması şart. Zaman içinde
bir ileri bir geri atlayan bir anlatımı şu
an kıvıramayacak gibi çünkü.
Hem hep öyle olur (muş) zaten. Ta en baştan.
Yap-boz-yap. Yapıboz. Yeniden kur. Şimdilerde, bu en zoru diyorlar.
En başından başlayacak işte. Evet: Her oğlan gibi top'tu en sevdiği.
Annesi ile bu konuda pek çok kavgası olmuştu.
Hantallığına annesinin yapacak bir şeyi
yoktu. O yüzden bundan pek söz etmezdi kadıncağız.
Zaten ailece oldum olası yavaştılar; değişmek
için umut da yoktu. Onlara bakanlar hızlı
olmak için onlarca sebebi olduğunu sansalar
da durum yakından bakıldığında
farklıydı. O onlarca istek hamlesi arasında
dengeli bir uyum sağlamaya çalışmak
dünyanın en zor işiydi, bunu kimse bilemezdi.
Annesi de çok iyi biliyordu bunları ama hiç
değilse teklememesi için, başının
etini yiyordu. Bu, çoğu yerde yaşamsaldı.
Annesiyle yaptığı kavgaların önemli bir
bölümü bu top belası yüzündendi.
Onun topla birlikte yuvarlanması, annesine göre
dünyadaki en tehlikeli ikinci şeydi! Ölebilirdi!
Annesinin cehaleti ile uzun süre yıprandı.
Babasını hiç tanımamıştı.
Tanıyabilmeyi isterdi. En çok da babasının
kendi türünden bir adam olup olmadığını
merak ettiği için. Babası, annesinin
söylediği gibi bir adam olamazdı. Başka
biri olmalıydı o. "Annesine kızan
her çocuk böyle söyler" diyordu annesi, biraz gülerek, biraz
öfkeli. Annesini
çıldırtmak için kendisine hayli
büyük gelen o topuklu ayakkabıları
giydiğinde -ne yazık ki- annesi tek kelime etmez, çıldırmak
ne kelime, sevgiyle bakar, ayakkasılarını
ertesi gün daha üst rafa kaldırmak olurdu
tek yaptığı. Komşunun kızı
aynı şeyi yaptığında kıkırdayan
anneler, sıra kendisine gelince neden böyle
davranıyorlardı, uzun süre anlamadı.
Anne'nin -biraz okumuşluğu
vardı aslında- onun hayatında tuttuğu yerin ne kadar büyük
olduğunu anlaması için otuzlu yaşlarına
gelmesi gerekti. Ama ondan önce zaten bütün anneler gibi onun
da haklı olduğunu, top oynarken bacağını
kırdığında anlamıştı
ilk gençliğinde. Bu, ucuz bir kurtuluş
sayılırdı.
Güneş... acımasızca kollarını daraltıyor.
Daha çabuk olmalı. Zamandizinsel bir anımsayış,
yaşamının bu son noktasında, kendini
bulduğunu iddia edeceği yaşam bilgisine
ulaştıramayacak onu.
Hızlanmalı.
Ölümün kum saati, ayaklarından
akan. Bu çöle nerden çıktı!
Bu kadar basitmiş... bu kadar basit mi... yaşarken
birden ölüvermek. Eh, kafasına saksı
düşüp ölenler de var. Tekerlerin altında
ezilenler. İki karış suda yüzdüğünü
sanıp boğulanlar. Kendisinin hiç değilse
bir şansı var, filmini kurguluyor parça
parça, adım adım.
Hayatı boyunca çok parçalı şeylerin
nasıl işlediğiyle ilgilendi hep. Bir kol
saatinin, bir otomobilin, bir insanın, bir kentin,
bir ülkenin... Trenler ise özel ilgi alanıydı.
Trenleri yapıları itibariyle kendisine benzetirdi.
Bir trenin içindeyken, aksak ritmli bu makinenin
müziğindeki armoninin kırılma noktalarında,
kendi hayatındaki dönüm noktalarının
adını koymaya çalışırdı.
İnsan yapısı olan pek çok
şey gibi bu da şaşırtıcı
sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Çünkü
hayat, bir trenin gece müziğinden daha karmaşıktı. Zaten canlılarla diğer canlılar arasında
olduğu gibi, canlılarla cansızlar arasında
karşılaştırma yapmak insanların
yaratıcı hayalgüçlerini çalıştırmak
için başvurdukları ilk yöntemdi.
Kendisi de bu tren meselesine aynı yanılgıya
düşüyordu.
Okulda öğrendiği "dünyanın düzeni
tektir, görünüş biçimleri farklıdır"
fikrini çok makul bulmuştu önce. Böyle
bakmak bütün acıları tek merkezli
çemberlerin çapında aynı hizaya
koyuyor; geriye, birbirine benzemez şeyleri birbiri
türünden dönüştürmeye kalıyordu
her şey. Üç bilinmeyenli denklemi çözmek
için üçüncü bilinmeyeni ikinciye
benzetmek gerekir. Zavallı üçüncü
-genellikle de "z"-.
Okulda daha sonra öğrendiği "gerçeğin
tek olmadığı" fikri can sıkıcı
da olsa aslında daha işlevseldi. Özgürlük
denen bir kavramı taşıyordu karnında
zıp-zıp.
O zaman çoktan trenden inmiş, fen bilimlerinden
sosyal bilimlere geçmiş ve felsefe okumaya
başlamıştı. Geriye, gerçekleri
ayırt etmek kalıyordu.
Tam o sırada "görünen
gerçeğine karşılık gelmez her
zaman" fikri çıkmıştı
karşısına. Bununla kafayı bozan Hamlet,
Hamlet'le kafayı bozan kendisiyken ister istemez
en çok tuttuğu özlü düşünce
bu olmuştu. Geriye, görünen / gerçek
sapmalarını bulmak kalıyordu. Bütün
gözleriyle çevresini izlemeye koyuldu. Bütün
deneylerinden şu sonuca vardı ki yaptığı
ile söylediği; savunduğu ile temsil ettiği
arasında fark olmayan birine rastlamak çok
zordu. Öte yandan bir panzehir gibi içini
sarıyordu, her şeyin ve herkesin lâyığını
bulduğu, yani gösterilenlerin gerçekler
olduğu fikri. Zaten ilkine de bu yolla ulaşılmamış
mıydı? Bütün insan yapısı
işler gibi karmaşık, karmaşıktı.
Neden uğraşıyorsa!
Güneş..... bu çölde... yapayalnız. Ölümün
de böylesi. Son isteği olarak bir parça
su istiyor. Su.
Herkesin deli gibi koşturmaya mecbur olduğu bu dünyada
o, dinginliği
-biraz yapısal
da olsa-
seçmişti ve fakat kimse onu anlamıyor,
bu dünyadan olmamakla suçluyorlardı.
Doğru değildi bu, o da bir dünyalıydı işte!
Bi kere öyle deli gibi koşturmaya mecbur değillerdi,
bunu onlar seçiyorlardı, isteseler, daha az
devinerek çırpınarak yuvarlanarak daha
çok şey yapabilirlerdi. Kendisi gibi. Zaten
en büyük filozoflar da yalnız ve farklı,
öfkeli ve duygusal değiller miydi? Onun değerini,
bu sıcağın altında kavrulduktan sonra
anlarlardı belki. Yok canım, daha çok
gülerlerdi. Bu cehennem sıcağı günde
her şeye rağmen "doğal yaşamı
koruma girişimi" toplantısı için
yola dökülmüş olduğunu takdir
etmezlerdi de, buna bir intihar gözüyle bakarlardı.
Eh, şimdi tepesindeki güneşin ışık
hızında ve tonlarca ağırlıktaki
yüküne bakılırsa, haksız sayılmamaları
gerekirdi. Gideceği yere hiçbir araç
çalışmıyordu bu havada ve çooook
yürümesi gerekiyordu. Kaplumbağamı
korusaydım keşke diye düşündü.
Ama o da kendisi gibi yavaştı. Hem pek haz etmemişti
zaten ondan da. Her seferinde homur homur! Sesinden ritm
tuttuğu trenlerini özledi.
Bir tren kadar hızlı olabilseydi şimdi,
bu güneşin altından kaçıp kurtulabilseydi...
annesi haklıydı. Haklıydı.
Bu kimsesiz çölde, herkesin evinde
ölümü savuşturduğu bu cehennem
günde ne demeye dışarı çıkmıştı
sanki. Her yer sıcak tatilindeyken, felaketi tanımamak,
onunla savaşmak için en iyi yol gibi gelmişti
sanki. Doğal yaşamı koruma girişimindeki
o kelaynağın lafıydı galiba bu da.
Eh, felaket kellik olarak gelince onu tanımazlıktan
gelmeyip de ne yapacaksın. Ona uyanda kabahat. Biraz sonra film yanacak, cennet sineması
tutuşacak ya, hepsi boşuna. Boşuna.
Son dakikalarını daha felsefi şeyler düşünerek
geçirmeliydi. Her film görkemli bir final
ister. O finale giden kurguyu biraz daha sıkı
tutmak lâzım. Düşün... düşün....
Düşünürken, öyle dalıp gitmişken
ayak altında olmamalıydı. (Ama bunu şu
an anımsaması yersiz. Şu an zaten yolun
ortasında, umutsuzca kimsesiz.) İnsanlar, ayak
altında dolaşan felsefecilerden hoşlanmazdı. Buna rağmen karşısına
geçip ona öğretmen olma hakkını
bulan herkesin ilk söylediği de "antenlerini
açık tutacaksın" olurdu. Bu lafı
hiç sevmezdi. Antenlerin açık olmaması
ihtimali var mıydı sanki! (Biraz sonra tamamen
kapanacak olması dışında.) Anten denen
şey öyle ya da böyle herkeste uyanıktı
aslında. Değil mi ki yaşamı sürdürmek
gerekiyor. Bunun fazlası neden gereksindi? Bu ihtiras
nerden geliyordu? Bunu yaşadıkça öğrenmeye
başlamıştı gerçi ama antenlerini
daha dik tutmak konusunda hiçbir zaman istekli
olmadı. Bir yaşlı gibi konuşuyordu.
Gençliğini bile geride bırakmadığı
bu öğle saatinde hayatını geride bırakmaya
hazırlanırken neden bu kadar farklı olduğunu
düşündü. (Aslında itiraf etmeli,
farklı olanları da pek sevmezdi.)
Çocukken, küçük
bir kız onunla tanışmak istemişti
bir gün. Bütün girişken kız çocukları
gibi onun
da kendisini inciteceğini görebiliyordu. Ama
içi de gitmiyor değildi o lüle saçlara,
o yeşil gözlere, pamuk parmaklara, fırfır
eteklere. Onun gibi olmayı istemek bir yana, evet,
incinmek istiyordu. Çünkü... birisi ona
değer versin istiyordu. Bu çirkin görünüşüne,
alışılmadık renkteki kahverengi tenine,
küçücük suratıyle tezat koca
bedenine rağmen doğrudan kendisine ilgi gösteren
bu küçük kıza her şeyini vermek
istiyordu. Küçük kız kendisine yaklaşırken,
onu hayata, bu topraklara bağlayan onlarca sebep
uykusundan uyanmış, hareket geçmiş,
titriyorlardı. Sevinçten zıplasa n'olurdu.
Ketumluğundan beklenmeyen böyle bir çılgınlık
yapsa, dünyanın sonu mu gelirdi.
Fakat bütün kız anneleri gibi küçük
kızın annesi de böyle bir çirkinliğe
koşan kızının kolundan çoktan
tutmuş onu aksi yöne çekiştirmeye
başlamıştı bile.
"Bak sana kuşları göstereceğim"
diyordu. Kızın ona uzanan eli, ona bakan
gözleri havada asılı kalmış,
iki tanecik minik tombul bacağıyla, yarım
adımlarla annesinin yanında sürükleniyordu.
Başlamadan bitmişti her şey. Kuşları
hiç sevmemişti. Dünyalıydı
dünyalı olmasına ama, doğal yaşamı
da korumak istiyordu ama, hareket serbestileri ile bütün
dikkatleri üzerine çekerek başka canlıların
ilgilenilme hakkını gasp eden bu yaratıkları
sonsuzca yüceltecek kadar değil. Kuşlar
gibi özgür, uçmak- mış! Hıh!
Uçuyor ama nereye ?
Off! Ayakkaplarından birini çıkardı. Belki
işe yarardı. Son nefes de çıkana
kadar umut bitmiyordu besbelli. Topraktan yükselen
sıcak dalga, güneşten gelen akımla
birleşti. Herkes, herşey ona karşıydı
işte. Öteki pabucunu da çıkardı
buna rağmen, inadına. Ölmek işe yarıyordu
galiba. Şimdiye dek hiç yapmadığı
şeyleri yapıyordu çünkü. Çıplak
ayak yürümek gibi. Birisi gece yarısı çıplak
ayak yürümesini istemişti ondan, yapmamıştı.
Şişe kırıkları falan. Yürümeyi
kabul eden diğer arkadaşı ilginç
bir deneyim olduğunu söylemişti.
Ona bir yıl gibi gelen on dakikadan sonra, koyuluğunu uzaktan bir serap gibi
gördüğü geniş çimenliğe
ulaştı. Gideceği yere az kalmıştı
ama onun tâkati yoktu artık.
Çimler neredeyse üç boy kadar
uzamıştı. Yok yok sıcaktan halüsinasyon
görüyor olmalıydı. Çimlerin
bu kadar uzadığını ne duymuş, ne de tanık olmuştu. Ne de bir masalda rastlamıştı.
Alice bile, harikalar ülkesi denen o şiddet
gezegeninde bir büyüyüp bir küçülürken
başı çimlerle derde hiç girmemişti.
Gulliver, Kırmızı Başlıklı
Kız, Hansel ile Gretel, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler...
bu filme kendisine uygun masalsı bir final bulamayacaktı.
Bir pabucunu daha çıkradı. Sonra bir tane daha.
Bir tane daha. Bir tane... güneş beynini kaynatmıştı
sonunda. Yoksa asla çırılçıplak
kalana değin soyunmazdı. Sonuna kadar gidecekti.
Yaşamın ucuna kadar gitmeden ölümün
kıyısına gelirse yazık olurdu. Bir
tane, bir tane daha...... Üç aşağı
beş yukarı. Doğru söyleyeni dokuz
köyden kovarlar. Kırk küp kırkının
da kulpu kırık küp...
Şu güneş tutulsa olmaz mı?
Çimlerin kendisi için sakladığı ılık
buğuyu, ayaklarından başlayarak beyninin
ölmek isteyen kıvrımlarına ulaştırdı.
Bir top... bir top olsaydı şimdi.
Ama topsuz da tıpkı eski günlerdeki
gibi yuvarlanabilirdi. Hem böylece ona çimlerin
armağan ettiği bu son hayat suyunu ebediyyen
içinde saklayabilirdi. Kıvranıyordu artık.
Son bi gayret. Yuvarlanamaksızın, öylece
kalakaldı, dengesini bulmuş bir ağır
top gibi.
Sonra pat pat ona koşan bir çift ayak sesi duydu. Kaskatı kesilmişti.
Karnına soktuğu başını çıkarıp
bakamıyordu gelene. Nefesine bakılırsa -sık ve sesliydi- bu bir çocuktu. Çocuk annesine
seslenince anladı; o küçük kız
çocuğuydu bu. Gözünü arkada
bırakarak kendisini terk etmek zorunda kalan. Onun
şimdiye kadar çoktan büyümüş
olması gerekirdi. Ölmek üzere olan bilincinin
onu son oyunuydu bu. İşte, lüle saçlı
tombul bacaklı masal'ı, ayağına gelmişti.
Teşekkürler tanrım.
Bedeni şiddetle sarsıldı. Canı yandı.
Küçük kız bedenini dürtüklüyordu,
bir kütükle. Hayal mi bu kâbus mu? Yuvarlandı.
Durdu. Bir darbe daha. Yarım yuvarlandı, durdu.
Bir dokunuş daha. Hafifçe kıpırdandı,
durdu. Daha tok bir ayak sesi geldi kızın peşinden.
- Anne bak!
- Elini pis şeylere sürme demedim mi ben sana! Bırak
o dalı bakiym.
- Anne bu ne?
- Hı? Bakayım.
Kadının sıcak soluğunu ensesinde duydu.
- Kırkayak galiba. Evet evet, kırkayak.
- Dünkü kırkayak mı?
- Bilmem.
- Hani, ayakları nerde?
- Kurumuş zavallı, sıcaktan. Kavrulmuş.
- Hı?
-Ölmüş, diyorum. Hadi gidelim, hava çok sıcak.
Başımıza güneş geçecek.
Gördüğü son şey, küçük
kafanın gittikçe büyüyerek üzerine
düşen gölgesi; duyduğu son ses onun
göğsünden çıkan sık ve
sesli soluklar oldu. Sarı bir saç teli başının
üstüne düştü, kıvrıldı.
Yakışmış mıydı acaba kendisine,
bunu görmek isterdi. İstediği bir şey
olmuştu işte şu hayatta, yolun sonunda
da olsa. Teşekkürler tanrım.
Odama Girmeyin, Radyo Gençlik Programi
Yapimci: Pinar Senel
http://www.odamagirmeyin.net
E-mail: pinarxsenel@hotmail.com
|