![]() |
![]() |
![]() |
| TÜRKÇE ANA SAYFA | LM-ANA SAYFA | SANAT | ILETISIM |
| TÜRKÇE_IÇINDEKILER | ARSIV | YAZARLAR | YORUMLAR |
| INGILIZCE_IÇINDEKILER | LM-TV | TELEVIZYON | KADRO |
|
KARANLIKTA HIÇBIR
SEY KALMASIN!
|
|
Arzu BASARAN: Kendi Yuzunun Otesine Uzanan Oto-Portreler Ahu ANTMEN
Antropolog
Edmund Carpenter, Veni Gine Adasi'nda yasayan kabile uvelerine onlarin
Polaroid vesikaliklarini hedive ettiginde ortalik birbirine karismis.
Ikiboyutlu bir imgeyi daha once hic gormeven bu insanlar, kendi yuzlerini
tanimamisIar. Carpenter onlara bu goruntulerin kendi goruntuleri oIdugunu
anlatana kadar akla karayi secmis. Cogu, vesikaliklari kaptigi gibi
gozden kaybolmus. Sonradan, kendi benliklerinin kutsal bir imgesi olarak,
bu vesikaliklari alinlarina yapistirmaya basIamislar. Paskalya Adasi
verlileri ise 1722 yilinda ilk kez gordukleri bir ayna karsisinda benzer
tepkiler vermisIer. Hatta iclerinden birisi, 'icindeki' ikinci evreni
kesfetmek icin aynanin arkasini gormek istemis. Daniel McNeil'in a'dan
z've fizyonomik, psikolojik, sosyal, kulturel ve tarihsel boyutlariyla
bir 'yuz' ansiklopedisi gibi kurguladigi 'The Face' adli kitabinda verdigi
bu ornekler, primitif kulturlerin Bati'dan gelen adamlarin tuttugu 'ayna'lara
tepkisini dile getirirken, bir bakima onlarin da bize tuttusu aynayi
gorunur kiliyor. Bugun bu
tip anekdotlar okudugumuzda bizi ister istemez saskinliga dusuren, soz
konusu saflisin derecesi. Oysa,
yasamimizi yazgecilmez boyutlarda abluka altina almis aynalarin ve fotograflarin
karsisinda endustrivel toplumun geliskin bireyleri olarak bizim de soz
konusu edilebilecek saflik derecelerimiz yar. Son zamanlarda Polaroid
vesikaliklar, fotograf makinesinin icindeki aynayi gorunur kilan dijital
bir sistemle cekiliyor: Bu sistem, insanin, tipki ayna karsisinda oldusu
gibi izleven ve izlenen olabilmesini sagliyor ve 'kendim' dedisi kareyi
eve goturmesine olanak taniyor. Ayni yuze odaklanmis objektifin sordugu
'an'lar arasinda, daha cok 'kendi'ne benzeven neden biri degil de otekidir?
Bir otekinin fotografik imgesi 'kendisi'dir de, kendi imgen nasil olur
da kimi zaman 'kendin gibi' degildir? Fotograf, yalan soylevebilen bir
aractir; insanin kendine dair bildiklenini yalanlamakta ise ustune yoktur.
Yuzun gorunur kildiginin fazlasini gormek-gosterebilmek, yuzun
sakladisini okuyabilmek. 'kendini' bir imgede yakalayabilmek gercek
anlamda hemen hemen olanaksizdir, zaten oturana hic benzemeven. ama
oturanin ta kendisi olan 'ruhsal' portrelerin cazibesi buradan kaynaklanir. Arzu Basaran'in
kucuk ve buyuk boyutlarda tuval uzerine mermer tozu, aIci, akrilik,
murekkep gibi malzemelerle farkli teknikler deneverek aktardigi kendi
yuzunun resimlerinde, dile kolay kolay tercume edilemeven, ama resimsel
bir dille gonunur kilinan katmanli bir ruhsal boyutluluk yar. Bu resimler,
kuskusuz, icsel bir kesif surecinin disavurumu olarak ressamin oznel
dunyasinin kapilarini araliyorlar. Kesif deyince; gercek bir kesfe giden
yolculuk - Proust'un sozleriyle, "uzak diyarlari ziyaret etmek
degil, evrene bir baskasinin, yuzlerce baska insanin gozleriyle bakabilmek
- her birinin gordugu, her birinin oldugu yuzlerce evreni gorebilmek"
olurdu. Arzu Basaran'in kendi yuzune actigi pencere, acik etmese de
boyle bir dus uzerine temellendigi icin insanin aklini celiyor. Onlara
bakarken, bizim durumumuz da ilk kez gordukleri aynanin ardinda ikinci
bir evren arayan Paskalya Adasi verlilerinin durumundan farkli degil:
Ressamin salt dokuyla "gorunur kildigi" oteki evreni secmek
ve yansiyanin, o evreni tahayyul eden "benden baskasi olmadisini
gormek!" Otekinin oznelligine girebilmeyi, olanaksiz oldugunu bile
bile, duslemek. Kiyisinda
gezindigimiz bu "ikinci evren"in insani kusatan cazibesi,
gercek ve metafonik aynalarla cevrili yasamlarimizda aynanin unuttugumuz
islevini sorgulayan ressamin tavrindan kaynaklaniyor. Ayna evresi, Lacan'a
gore, yaklasik bir yaslarindaki bir insanin aynada kendi yansimasini
gordugu zaman yasadisi algisal deneyimin sonucunda kendi "ben"inin
olusmasinin, kendini fark etmesinin ilk asamasidir. Arzu Basaran, kendi benliginin derinliklerini kaziyarak eseledigi ve ortaya
cikarttigi bu otoportrelerde, bu evreyi sanki bir metafor olarak kullaniyor;
"kendi"ni arayisini resimlerinin ana izlegi haline getiriyon.O
arayisin soyut duzleminde belli belirsiz secebildigimiz bir soz, bir
yuz ifadesi ya da bir durus, sonucta yine ancak bir aynanin sunabilecegi
"somut", ama belirsiz gercekligine isaret ediyor. Bu otoportreleri
belki bu nedenle sanatcinin 1980'lerde gerceklestirdigi ve varoIusun
gizini aradigi kadinlik ve cinsellik cagrisimli resimleriyle iliskilendiriyorum:
Basaran'in "ehlilestirilmemis" bir icsel siddetin disavunumunu
ortaya koyan o yillarin resimlerinde de izlenen ikileminin soyut gostergelerini bulmak
olasiydi, simdi izledigimiz otoportrelenindeki "soz"ler yoktu
ama, izleyicinin sozunu ozenine ceken ve resim yuzeyinde metafonik olanak
var eden bir suc tasiyorlardi. 1980'lerden 2000'lere uzanan bu sureci
gorsel bir gostergeyle, soze gerek kalmadan ifade etmek istesem ornek
olanak Magritte'in1934 ve 1945 tanihli "Le viol"larini (tecavuz) secerdim.
Arzu Basaran'in
otoportrelerinde, ressamin kendine tuttugu aynalar arasinda izleyicinin,
yani otekinin bakislari da dolayisiyla cok onemli bir rol oynuyor ve
resmin hapsettigi bu bakislar, renkler ve dokular arasinda secilen hayalet
goruntuleri her bir izleyicinin kendi kimliginin uzantisi olan sosyal
ve kulturel bir duzleme cekiyor. Bu resimler araciligiyla Arzu Basaran'in
resim yuzeyinde bir cografya kurguladigini, bu cografyada "bakis"in
ve "soz"un temsil ettigi degerleri irdeledigini, yasadigimiz
toplumda "nazar" olgusunun derinde yatan anlamlarini dusundugunu
ve Dogu'nun mistik yuzunu gorunur kilmak gibi meseleleri gorsellestirme
cabasi icinde oldugunu gorebilmek guc degil. Arzu Basaran, bu meseleleri
gorsel bir zemine cekerken duysusal bir tepki uyandirmayi basariyor,
resimleriyle ipnotize edici ve kimi zaman urkutucu bir atmosfer yaratiyor. Dogu toplumlarinda
nazar olgusunun islevini bence birebir anlatan bir Nasreddin Hoca fikrasi
yar; hatta Adam Phillips, "Terrors and Experts" adli kitabinin
"korku"ya ayirdigi bolumunu bu fikrayi ornekleyerek aciyor.
Fikrada, Hoca, bir sabah evinin onunde avluya misir serperken, oradan
gecen bir adam, "Hoca," diyor, "Ne diye etrafa misir
serpiyorsun?" Hoca yanitliyor: "Kaplanlari uzak tutuyor da
ondan." Adam sasiriyor, "Ama," diyor, "Buralarda
hic kaplan yok ki!" Hoca' nin yaniti su: "E, demek ki ise
yariyor..." Bir korunak olarak sigindigimiz o "tilsimli"
gozler iste bu fikrada da espriyle karisik anIatildigi gibi, korkunun
nesnelesmis bicimi gibi gelmistir bana hep; butun o nazar boncuklari,
sanki korkmayi ogretir. Arzu Basaran'in
otoportrelerinde izleyiciyi etkisiyle belli belirsiz kusatan o gozleri
icseIIestirdigimiz adi konmamis korkularin ve metaforik sozlerle savusturdugumuzu
sandigimiz korkma halinin aynasi gibi bir isIev goruyorlar. Bakisini
Henry MiIIer'in deyimiyle, "Kulaklarda Niagara seIaIesi gumburduyormus
gibi hissedilen" yogun suskunIugu! Arzu Basaran'in
bu otoportrelerle akla getirdisi baska sorular da var: Insan yasadikca,
"portresi" hep bir bitmemisIik tasimayacak midir?Ve bir portre,
tamamIandigi anda, gercekte
kac yiI barindirir? Yasama iIiskin deneyimi bilinc ya da sezgi gercekten
de yiIIarIa olculebilir mi? Neden kimi genc insanlar dunyanin yukunu
tasiyormus sibi gorunurler? BeIIek, kac sayfaya sigardi? Yuzyillar oncesinde
yapiImis kimi portreler nasil olur da zamanin akisina meydan okuyarak
bugunun beIIegine ayni cagrisimIari uyandirirlar? Insan dogasi nedir?
Var midir? Ne kadari ediniImis, ne kadari icguduseldir? Arzu Basaran,
buyuk boyutlu portrelerinin yani sira daha kucuk boyutlarda tuval vesikaliklar
gibi dusundugu bu resimlerin tumunu "animsatma" basIigi altinda
birIestiriyor: insanin kendi kendine animsatabildikleri anlaminda. Bu
resimler araciligiyIa yaptigi aslinda bir tur "bellek kazisi":
kendi varIiginin primitif yanina uzanan ve oradan, dolaysiz, sinirlamasiz,
saf bir bicimde yansiyan duygular silsilesi. Cocukluk, genc
kizlik, kadinlik ve otesi. Yuzunu, varoIusunun bir izi gibi kullanarak
resimsel dokuyla yarattigi metaforik "zaman"a gomuyor, sakliyor
ve "kendine ragmen" beliren imgede yine kendini buluyor. Resimsel doku icinde belirli imgelerin kendiIiginden belirmesi,
Arzu Basaran'in epeydir ilgisini ceken bir mesele gibi Arzu Basaran,
doganin ilkel, saf cagrisini duyuran ve bir zamanlar buyusel bir isIev
tasimis magara resimlerini casristiran dizisinde de konu edindigi temanin
degiI, gorunurdeki temanin derinde yatan "oz"unu kavramaya
yonelik bir yakIasim icindeydi. Bu acidan, primitif kulturlerin gorsel
yaratilarini post-modern cagda yeniden urettigimiz gibi uretmiyor, daha
modernist bir yakIasim icinde, otekine tuttugu aynanin kendisine yansittigi
durtulerin pesine dusuyordu: Onunla 1996’da
yaptigimiz bir soyIeside, "Bu resimlerde tarih oncesini animsatmak
istedim, ama yalnizca animsatmak. Cunku benim icin temelde, tarihte
bir seyin yorumunu yapmak degiI, o safIigin, temizIigin pesine dusmekti.
Gunden gune her sey kirleniyor. Ruh da kirlenmeye basIiyor," demisti.
"Animsatma" sozcusunu bu sergisini oIusturan otoportreleri
icin de kulIandigini biliyoruz: Basaran, bir bakima, sectigi tema ne
olursa olsun, o temanin yalnizca animsattiklariyla ilgileniyor, yasamdan
ve zamandan kalan izleri ariyor, o izlerin bugune, simdiye, kendine
sizan -ve belIegin belki kendine ragmen dayattigi-
gorunumlerini olusturuyor. Otoportrelere
donecek olursak; aralarinda bir resim var ki cok cagrisimsaI ve dogrusu
tuhaf bir bicimde Leonardo Da Vinci'nin bugun Torino'da bulunan, pek
nadir sergilenen ama iyi bilinen, son derece ayrintili bir cizim teknigiyIe
gercekIestiriImis kirmizi tebesirden otoportresini cagristiriyor. Leonardo'nun
bu otoportresi, ustanin biyografisini yazan Serge Bramly'nin "Leonardo"sunda
anIattigina gore 1512-1513 yillarinda, Leonardo'nun parabolik aynalar
yapmak icin epey ugrastigi bir donemde gercekIestirilmis. Bu otoportreyi
yaparken sanatcinin, etrafina en az uc ayna yerlestirerek caIistIgI
dusunuIuyor ve Bramly, resmin buyuleyici etkisini biraz buna bagIiyor:
yasli adami cocukIugundan bu gec yaslarina kadar olan butun yillarini
butun bir yasaminin yansimalarini sanki o aynalarda yeniden goruyor
ve sonuc itibariyle etkisi tartisiImayacak olcude canli, yasayan, sahici
bir gorunumu - ruhunu? -kagida hapsediyor. Basaran'in soz konusu ettigim
otoportresi kesinlikle Leonardo'yu dusunerek yapilmIs bir resim degiI;
hatta bildigim kadariyla Arzu Basaran o resmi cocukluk anilarinin cagrisimIariyla
kurmus - ama Leonardo'nun yuzu- ya da belki Leonardo'nun aslinda resmini
yapabilmeyi basardigi bilge yasliligin gorunumu - orada iste: tum yasananIarin,
gorulenlerin, okunanlarin suzgecinden gecip, genc bir kadin ressamin
tuvaline girmis bir iz. Belki,yasliligin ve yarattIigi icsel korkunun
resmi, belki otoriter baba figurunun resimsel katmanlar arasinda beliren
yuzu, belki sanat tarihinin, resmin, bence hep kadin bir sanatci olmanin
bilinciyle kurmus bir sanatcinin uzerinde Demokles'in kilici gibi hissettigi
ataerkil yapisinin simgesi, kimbilir? Arzu Basaran'in
otoportrelerinin kendi yuzunun otesine uzanan cagrisimlari arasinda
Hiristiyan kulturunun kutsal ikonalari da var: Kimilerinde, derinden
hissedilen bir bicimde Meryem Ana ya da Hz. Isa tasvirlerindeki govde
dilinin soyut bir ifadesini okumak olasi. Resimlerini izleyiciye aktardigi
duygu acisindan adeta kutsal, dokunulmaz, ozel bir "gorunmez alan"
yarattiklarini ve Rothko"nun resimleri gibi, sessiz bir "ibadet"
cagrisinda bulunduklarini da soyleyebiliriz. BelIeginin
perdelerini aralamak ve sonucta ortaya cikan yuzlerde kendini bulmak
- Arzu Basaran'in otoportreleriyle yaptigi, bir bakima, bu. Aynaya uzun
uzun bakmak; aynaya hapsedilen, yaptiginin aynisi yapan, dusundugunun
aynisi dusunen, izlenirken izleyen "ben"e uzun uzun bakmak
- birakin baskasiyIa goz goze gelmeyi, kendimizle goz goze gelmeyi artik
neredeyse filtresiz gercekIestiremedigimiz iIetisim "zengini"
kulturumuzde kendine ve Otekine:
Zamanin Gizledigi Resimler Tulin BUMIN Resim, temsil ettigi islevini
yuklendigi donemlerde, onceleri kozmik uyumu, daha sonra tanrilik ihtisami
gorunur kildi. Hegel'in deyisiyle "kutsalligin duyulabilir kiliga
burunmesi, gorunmesi" oldu. Insanligin kultur tarihinin tum evrelerine
taniklik eden, katilan ve hatta bazi filozoflara gore en buyuk kultur
seruvenimiz olan sanat; modern caglarda, acilan oznellik alaninin da
merkezine yerlesti. Sanat ve dogal olarak resim, kendi disinda bir gerceklik
dunyasini temsil etme islevini sorgulamadigi; tersine, mimesis'i asli
islevi olarak gordugu donemlerde bile, aslinda kendi disinda, hazir
olarak orada duran, verili bir gercekligi yeniden uretmiyor; bir atmosfer
ve bir tonalite olusturarak mumkun bir dunyaya delalet ediyordu. Delalet
ettigi sey, bizim can sikici, gundelik gormemizin konusu olan gerceklik;
oznenin bilme, tuketme ve tahakkumunun konusu olarak gerceklik degildi.
Bu, belki de Malevitch'in bilinc-nesne ayrimini ikondaki imaj anlayisinin
yardimiyla asarak ulasmaya calistigi gerceklik oncesi, ya da MerleauPonty'nin
deyisiyle yaban gerceklikti. Resmin delalet ettigi boyle
bir dunyayi gorunur kilmak lcin ressam, turlu sasirtmacalara, kurnazliklara
basvurur. Ucboyutu ikiboyuta ceviren perspektiften, soyut resmin kendine
ozgu yontemlerine uzayip giden kurnazliklara... Ama bu sasirtmaca, "iyi
niyetli" bir sasirtmacadir. Cunku amac gundelik pratik bilincin
"unuttugu" gormeyi veniden canlandirmaktir. Gercekten de resim,
bizim onu kullanma ve tuketme teIasimizda goremedigimiz nesneyi, ona
hic benzemeyen araclar dolayimiyla gorunur kilar. Onu gunluk hayattaki
siradanligindan cikararak, bilimin ve uretim/tuketimin konusu olmaktan
kurtararak, seyirin ve heyecanin konusu yapar. Arzu Basaran'in daha onceki
calismalarinda, beyaz zemin uzerine, oradan cikip gelecekmis gibi yerlestirilmis
olan beyaz geyikleri, bu sergideki resimlerinde, onlari kesfetmemizi
bekleyen diger figurel konularla birlikte, saklanmis. Bu saklama yontemi,
bizi, nesneler dunyasina gundelik bakisimizi sorgulamaya, onun icindeki
gorunur olmayani, farkliligi kesfetmeye davet ediyor. Bu resimler evcillestirilmis,
insan ilgi ve cikarlariyla uyumlu hale getirilmis bir gercekligi yeniden
uretmiyor. Onlar, bu gercegin oncesine, oznenin de kokeni olan, henuz
bilincin bilme ve yonetme konusu haline gelmemis gercege uzanmayi amaclar
gibi duruyor. Arzu Basaran'in seyredende soyut etkisi uyandirmayi da
ihmal etmeven resimlerinde saklanmis figurlerden arda kalan ipuclari,
onlari izleyecek ozneler olan bizleri, edilgin bir seyir ediminin disina
cikmaya, kesfetmeve cagiriyor. Ama burada asil kesfedecegimizin, yine
bir siir oldugunu unutmadan. Insanin tanrilarla iliskisi,
hep insanin imajla iliskisiydi. Dinlerin yalnizca antropolojik yonunu
goren Feuerbach ve onlari bir yabancilasma olarak yorumlayan Marx, bunu
goremediler. Tanrilarin tahtlarindan indigi bir donemde, "dunyanin
buyusunun bozuldugu" cagimizda, insanin imajla ilgisi sorunsal
verinde kaldi ve ressam bu sorunsalla ugrasmaya devam etti. Imaj yoluyla
ressam, bilincin varlikla iliskisini kurcalamaya devam etti. Sanatin
kutsallikla olan bu iliskisi, sanatcinin butun putlari kirma cabasina
karsin ve hatta bu cabanin kendisi olarak suregeldi. Artik sanat "eser"i,
noli me tangere altyazisiyla her turlu dokunmaya karsi korunmus olarak
bir muzede durmayabiliyor. Gundelik hayatin icinde ve her turlu saygisiz
tavra acik, hatta onu provoke eder bir bicimde yer alabiliyor. Modern
caglarin dunyevilesme surecinde sanat "eser"i, artik kendi
otesinde bir dunyayi, kozmik ya da tanrisal bir askinligi temsil etmiyor,
kendisini ifade ediyor. Bu donemlerin urunu olan soyut akimi, baska
bir dilde okunabilirlige, figurasyona, anlatisalliga karsi cikarken,
her seyden once sanatin artik kendi hakikatini kendi disinda bir seylere
gondererek degil, kendinde aradigini dile getirmektedir. Modern caglar
oznenin, bilimde, uretimde, teknikte zafer caglaridir. Cogu zaman soylendigi
gibi simdi sanatin hakikati sanatcidir. Bugun muzeleri dolduran kozmik ya da kutsallik
donemlerine ait pek cok sanat urununu kimin yaptigi sorusunu sormak
aklimiza bile gelmezken, licbir calismasini gormedigimiz pek cok sanatcinin
adini bilmemiz, hayatlari hakkinda cesitli bilgilere sahip olmamiz bunun
bir gostergesi degil midir? Bu nedenle avant-garde sanatin muzelerde
ver alan tarihini bir oznellik tarihi olarak okumak mumkundur. Altmisli yillar konseptualist
akimin gucune, tablosuz sergilere, sessizlik konserlerine, Legel'in
sanatin kavrama yaklastikca kendi ozunden uzaklasacagi ve kendini bilimde,
felsefede asarak (insanlik icin mutlu bir bicimde) olecegi yolundaki
ongorusune aldirmayarak gerceklestirilen sanat etkinliklerine tanik
oldu. Oznenin sanat etkinligini kendi oznelliginin damgasini tasiyacak
bir bulus pesinde kosarak surdurmesinin son yillarda, yenilik icin yenilik
girisimleriyle, aslinda yapmak istediginin tam tersine, bir yenilik
gelenegine, tekrara donustugu, oldukca yaygin bir elestiri olarak karsimiza
cikiyor. Bu gelisimin sonucu olarak Bati'da bugun Gauguin ya da Corot'nun
sergilerinin onunde saatlerce beklemek gerekirken, modernizmin urunu
olan gunumuzun sanatinin ilgisizlikten yakindigina tanik olmaktayiz.
Ama, ilgisizlik bir "dis sorun" olarak yorumlanabilecekken,
asil sorun iceriden, dusuncenin kendi sorgulamalarindan kaynaklaniyor.
Modern sanatta oznenin zaferi doneminin karsisindaki asil tehlike, ozne
kavraminin kendisinin dusuncede ugradigi yapicozumdur. Kuramsal, prank,
estetik tum insan etkinliklerinde bir ozneden soz etme hakkinin mesrulugunun
sorgulandigi gunurnuzde sanatci-ozne kacinilmaz olarak bundan payini
aliyor. Bu hatirlatmalar, bizi
bu sergideki saklama yonteminin ikinci islevine goturebilir. Burada
saklanan yalnizca resmin konusunu olusturan figurler degil, resmi yapan
ozne-sanatcidir ayni zamanda. Cunku figurler, bir ressam ozne olarak
sanatci tarafindan degil de, oznesiz bir surec olarak zaman tarafindan
ortulmus, saklanmis olduklari izlenimini birakiyorlar bizde. Onlari
magaralardaki tarihoncesi figurlere yaklastiran seyin kaynagi, resmettikleri
figurlerden cok, bu olmali. G. Bataille, tarihoncesi magara resimlerine
getirdigi bir yorumunda, magara duvarlarina cizilmis olan bizonlarin
bizde hayranlik uyandiran guzelliginin yaninda, insan figurlerinin cilizligini,
o donemin avci insaninin dogadan diledigi bir ozur olarak okumayi oneriyordu.
Asil guzel olan ve hala bize dokunan da, zaten, bizonlarin guzelligi
kadar bu degil mi? Arzu Basaran kagitla calismis.
Ama bunlar "kagit uzerine" resimler degil. Burada kagit, uzerine
gelen renge, cizgiye notr bir bicimde maruz kalan bir zemin degil; o,
resmin kendisine ait bir sey. Kagit, resmin diger ogelerine; renge,
cizgiye direnen/katilan ve resim bittikten sonra hala orada gorunen,
zaten calismanin basindan itibaren bunun icin secilen ozel madde. Kagidin
resimdeki geleneksel islevi disinda boyle bir islev yuklenmesi burada,
sanatsal yaratim surecinde maddeyi hesaba katmanin, ona saygi duymanin
bir isareti olarak kendini duyurmakta. Kagidin dogasi, bu calismalarda
doganin, resim yoluyla yeniden bir "poiésis"e donusturulmesi
surecine katiliyor. Ona yuklenen bu etkin rol, sanatsal uretim surecinde
rastlantiya ayrilan payi da beraberinde getirmis. Boyle bir maddeyi
secmekle ressam, form verme ediminde mutlak belirleyici olmamayi da
secmis oluyor. Bu sergideki islerde, tuvalin
geleneksel islevinden farkli bir bicimde kagit, isigin kendi icinden
suzulup gecmesine izin vererek resmin bir yuzunde ortulmus olan figurleri diger
yuzde gorunur kiliyor. Kagidin ozel dogasi ve isikla iliskisi boylece,
bir yandan saklamayi bir olcude saydamliga donustururken, ote yandan
figurlerin arka yuzdeki yansimasinda rastlantiya yer veriyor. Arzu Basaran'in resimlerinde
form-madde iliskisine getirdigi yorum, madde dolayimiyla rastlantiya
ayirdigi yet, gunumuz sanatinin kendini sorgulamalarina duyarli oldugunu
gosteriyor. 0, sanki, Malevitch'in, resmin form yoluyla tinsellesmis
bir madde degil de, maddesel kitliga burunmus tin/ruh oldugu gorusune
yakin duruyor. Soyut ve figutatif olarak, ikili okumaya izin vermesiyle
bu resimler bize, yine gunumuzdeki sanat tartismalarinin tam icinden
seslenmekte. Ama, hepsinin otesinde, resim yapan ozne olarak kendi edimini
zamanin eseriymiscesine sunarak gerceklestirdigi "saklama",
bu yapicozum doneminde oznenin her seye ragmen resim yapma istegi ve
cabasindan dolayi diledigi bir "Ozur" gibi okunabiliyor. IstanbulI Aralik l998 |
|
|
||||||||||||||||
|
||||||||||||||||
|