Bozcaada Kitabi



Benim Bozcaadam
Haluk SAHIN
Foto: Belgin Sahin



Haluk SAHIN'in gectigimiz Haziran ayinda Istanbul'da Kesisim yayinevi tarafindan yayinlanan "BOZCAADA KITABI", hem kitaba hem de Bozcaada'ya yonelik olarak cok genis ilgi uyandirdi. Kitabin ikinci baskisi TROY yayinclik tarafindan yakinda gerceklestirilecektir.

Biz de yazarinin izniyle, kitabi henuz okumamis ve Bozcaada'ya da henuz hic gitmemis ve de gitmis olanlara; SAHIN'in bu adaya "aski"nin nasil baslamis oldugunu, sonucta bu askin adadan bir ev almaya, daha sonra da bir ev degil, bir ada satin aldigi duygusu ve sorumluluguyla Bozcaada'ya karsi nasil bir sorumluluk duydugu ve sahiplendigini anlatan kitabin ilk yazisini, ISIK BINYILI okurlari icin yayinliyoruz
(158 sayfa).



* * * * *

Insan bir yere -adaya, kente, daga-asik olabilir mi?

Eger olabilirse bizimki ilk bakista askti!

 

Bozcaada'ya 1988 yili Haziran'inda ilk gelisimizi unutmak ne mumkun! Esim Belgin ve oglum Emre ile birlikte Odunluk Iskelesi'nde o Ikinci Dunya Savasi gazisi Ariburnu cikartma gemisine binerken (geri geri giderek dik bir rampadan manevra yaparak girmek gerekiyordu) cok degisik bir yere gittigimizi fark etmistik. Adada kimseyi tanimiyorduk. Nerede kalacagimizi da bilmiyorduk. Istanbul'da cikan Ingilizce bir dergi icin Turkiye'nin Ege’deki adalariyla ilgili iki yazi yazmayi kabul etmistim. "Turkish Islands of the Aegean." Once Bozcaada, sonra Gokceada. Eski adlariyla Tenedos ve Imroz. Ilkin Bozcaada'ya geldik. Gelis o gelis. Gokceada yazisi hicbir zaman yazilmadi. Biz Bozcaadali olduk.

 

Neydi bizi indigimiz andan baslayarak saran buyu? Bunu aciklamak, birine ilk bakista asik olmayi anlatmak kadar zor olmali. Gunesle ruzgarin, maviyle yesilin, tatli bir parfum ve derin bir bakis gibi insanin icini tuhaf bir iliklikla dolduruvermesi gibi bir seyler olmali.

Iskeleye iner inmez Istanbullu bir tanidiga rastladik. Hemen onun rehberliginde adadaki ilk yemegimiz icin Ayazma'nin yolunu tuttuk. O zaman Emlak Bankasi (Baytur) evleri olmadigi icin, kasaba hemen bitti, genis aydinlikta baglarin ve camlarin yesili basladi. Dik tepeden Ayazma kumsalina dogru inerken, o katman katman koyulasan mavilik icimizi heyecanla doldurdu. Plaj bombostu. Kekik kokulu tepeler ipissiz, bu ucsuz bucaksiz gorunen plaja ve Ege'ye iniyordu. Kenarda lokanta ve tesis yoktu. Yemek icin yukariya, Ayazma'ya, dilek pinarinin oldugu yerde buyuk agaclarin dibindeki lokantaya donduk. Haziran gunesi cinarin yapraklari tarafindan ruzgarla harmanlanarak bir serinlik halinde asagiya iniyor, yuzumuzu oksuyordu.

 

Lokantayi isleten biyikli esmer adam: "Aksam yemege burada misiniz? Isterseniz size bir ada tavsani vurayim" dedi. Havuzdan ismarlama balik ya da istakoz yakalandigini gormustum ama ismarlama tavsan vuruldugunu ilk kez duyuyordum. "Baska zaman" dedik sonradan dostlar arasina katilacak olan Mehmet Boruzan'a.

 

Aya Paraskivi'nin adiyla anilan dilek magarasina girdigimi hatirliyorum ama, hemen o gun onun hemserisi olmak icin dilekte bulunup bulunmadigimi hatirlamiyorum. 26 Temmuz'da ve baska tarihlerde Musluman kadinlarca da ziyaret edilen ve adaklar adanan ask kurbani bu "azize" de bizi sevmis olmali ki, Bozcaada o andan sonra hayatimizin en onemli mekanlarindan biri haline geldi.

 

O zamanki adi Koz Oteli olan (simdi Ege Oteli) eski okul binasinda kaliyorduk. Aksamlari Koreli'de, limaninin yanibasinda bol limonlu, salatali, balikli ve rakili aksam yemekleri yiyor, sabah kahvaltimizi simdi Sehir Lokantasi olan balikci kahvesinde yapiyor, oglenleri hep ayni seyleri yemek uzere camliktaki lokantaya gidiyorduk. Aksamlari biz demlenirken 11 yasindaki Emre basit bir oltayla yakaldigi kucuk yengecleri masanin ustunde yaristiriyordu. Turk ve Rum dostlar edindik kisa zamanda. Adayi tanimaya basladik, dedikodulari, efsaneleri, cekismeleri ve sorunlariyla.

 

Oncelikle sorunlariyla: Vapurlar eski ve hantal oldugu icin adaya gidip gelmek zordu. Adanin Lozan Antlasmasi'ndaki ozel statusu dolayisiyla yabancilar adaya ancak Canakkale Valiligi’nden aldiklari ozel izinle gelebiliyorlardi. Iskelede bekleyen polis yabanci gorunuslu kisilere pasaport ve izin kagidi soruyordu. Yabanci turizminin patlamasi beklenen bu yillarda (Ozal yillari) bu ne celiskiydi! Adanin ozellikle yazlari agirlasan bir su sorunu vardi. Sebeke suyu yetmiyor, bazen deniz suyuyla karistirilarak veriliyordu. Sozum ona karsidan denizaltina dosenecedk borularla su getirilecekti, ama ne zaman? Bagcilik ve sarapcilik kotu durumdaydi. Boyle olunca, o donemin esprisini kapmis olan bazi yerel kosedonmeciler, tek kurtulusun adanin SIT alani olmaktan cikarilip yapilasmaya ve kooperatiflesmeye acilmasinda goruyorlardi!

 

Bizim de hosumuza gitmeyen seyler vardi. Etrafta cok sayida perisan kedi geziyor, yemek yiyenleri inatci bakislarla goz hapsinde tutuyorlardi. Copler acikta duruyor, sinekler bulutlar halinde dolasiyor, kediler ve horozlar ayni cop tenekesinden besleniyordu. Keciler ve tavuklar mahalle aralarinda dolasmaktaydi. Bazi sokaklarda kendimizi romantik bir Ege adasinda sanarken, bazilarinda Anadolu bozkirinin yoksul koylerinden birinde sanabilirdiniz. O harika Ayazma plajinin suyu buz gibi soguktu, girmek her babayigidin harci degildi. "Pirpir" denen bag traktorleri ve horozlarin yuzunden sabahlari uyuyabilmek zordu. Pazar sabahlari bile; hoparlorle okunan sabah ezanindan sonra uyumayi basaranlar, kilisenin israrli can sesleriyle yeniden uyaniyorlardi.

 

Ancak butun bunlar, ilk bakista aski oldurmedi, daha da korukledi icimizde. "Belki birseyler yapabiliriz" dusuncesiyle tetiklenen bir sahiplenme duygusu uyandi belki. Kayitsiz kalinamayacak bir guzel vardi karsimizda. Sorunlu, narin ve anlamli.

 

Bu yeni sevgilinin beklenmedik bir anda hayatimiza girivermesiyle tum yasamimiz degisti: Istanbul'dan buraya her firsatta gelmeye basladik. Bazen iki gunlugune, bazen uc gunlugune. Bir keresinde sadece 18 saat kalabildik. Istanbul'dan 8-9 saatte geldigimiz bir yerde 18 saat kalmayi cevremizdekilere anlatamiyorduk. O kadar yolu gelip denize bile girmeden dondugumuzu duyunca sasirip kaliyorlardi. Yaz, kis tanimiyorduk. Hastaliklar bizi yildiramiyordu. O urkutucu kis lodoslari bile bizi yolumuzdan ceviremiyordu. Adaya oz yurdumuzu gelmiscesine mutlu iniyor, kisin acik kalan tek lokantaya gidip dostlardan son haberleri ve dedikodulari ogreniyorduk. Sokaklara, kirlara cikip fotograflar cekiyorduk. Onun her gorunumunun, her pozunun ilginc ya da guzel oldugunu dusunuyorduk.

 

Ask degilse neydi bu?

 

Bu askin resmiyet kazanmasi 1991 yilinin Temmuz ayinda oldu. Bir Rum dostumuzun, Simyon Salto'nun, olaganustu yardimiyla yukari mahallede viran bir Rum evini satin aldik. Evin aslina en uygun bir bicimde restorasyonunu ve o evde dogmus olan bir duvarci ustasina Foti Usta'ya, biraktik. Artik tapuda kaydimiz vardi: Bozcaadali’ydik.

 

Iste bu siralarda bir Eylul gunu otomobille adada dolastigimizi hatirliyorum. Uzumler kesilmis, okullar acilmis, turistler evlerine donmustu. Biz bizeydik. Istedigimiz her yere gidebilirdik. Istedigimiz her yerde alisveris yapip parasini vermeden cikabilirdik. Mermerburnu'na indik, denize girdik, Ayazma plajinda yuruyus yaptik. Bizden baska kimse yoktu. Baglarda hasattan arta kalan uzumleri topladik, yolda rastladigimiz herkesle selamlastik. En sonunda Anadolu'ya bakan Cayir sahiline geldik, dalgalarin bombos kumsali oksayisini seyrettik. Belgin orada gercegi yakaladi:


"Biliyor musun?" dedi, "Biz aslinda bir ev degil bir ada aldik.?"

 

Gercekten bu ada bizim adamizdi artik. Butun ada bizimdi. Bu bilinc, bir bakima, butun adadan sorumlu oldugumuzu kavradigimiz an olarak da degerlendirilebilir. Madem ki hepsi bizimdi, o halde hepsini korumak ve kollamak da gorevimiz olmaliydi. Ogrenmek, tanimak, tanitmak, sakinmak, ozenmek... Kitabini yazmak...

 

Iste o an bu kitabin yazarinin kafa rahmine dustugu an olarak da dusunulebilir.

 

Bozcaada'ya cok sey borclu oldugumu biliyorum. Hayatimizin merkezi olan, o da cok sevgili, ama fena halde hoyratlasmis, porsuyup curumus koca kente, Istanbul'a, "alternatif mekan" olarak onu hep kafamin bir kenarinda tuttum. O koca kentin asiri hirslar, tutkular, sohret budalaliklari, kalleslikler ve yozluklarla dolu kalabalik dunyalarinda yillar boyu kosustururken Bozcaada bir deniz feneri gibi hep uzaktan goz kirpti. "En kotu ihtimalle Bozcaada"ya gider yasarim ki, bu da hayatimin en iyi ihtimalidir" diyebilmek guc kaynagimdi. Oyle saniyorum ki, herkesin kafasinda boyle bir alternatif bir mekan vardir, yoksa da olmalidir. Kendisini zihninde tek mekana hapseden insane hafakanlar basar, ruhu nefes almaz.

 

Bozcaada'yla birlikte bazi seyler yeniden girdi hayatimiza: Koca kentlerin beton bloklari, elektronik ofisleri, kalabalik caddelerinde kaybolup gittigini, baska bir gezegene suruklendigini sandigimiz seyler: Deniz, ruzgarlar, doga, otlar...

Bunlar yeniden hayatimizin bir parcasi oldu, insanlar icin binlerce yil hep oldugu gibi.

 

Acaba hava sertlesti mi? Dalgalar kabariyor mu diye yeniden denize bakmaya basladik. Ruzgarlarin adini hatirladik. Poyraz, yildiz, lodos, kible... Gunbatisi, karayel, kesisleme...  Bir gemide yasiyor gibi hayatimizi ona gore planlamayi ogrendik. Ozellikle poyraza ve lodosa gore.

 

Ot ve cicek adlari girdi hayatimiza; agac adlari, cali adlari, balik adlari, deniz kabugu adlari.

 

Kedileri girdi adanin. Yazin limandaki lokantalari mesken tutan, ama kisin telef olmaktan kurtulamayan, alacali kedileri.

 

Cocuk adlari girdi. Bozcaada'nin hepsi birbirinden guzel ve akilli cocuklarinin adlari.

 

Yildizlar ve Samanyolu girdi. Mendiregin en ucuna oturup evrenin sonsuzluguna, Samanyolu’nun uzunluguna bakmak girdi. Gunesin kizil bir tepsi gibi batisinin Ova sirtlarindaki "o yer"den seyredilisi girdi ki, Key West'te yuzlerce kisinin alkisladigi guruplardan kalir yeri yoktu ve salt bize aitti. "Gul rengi parmaklariyla" dogusunun ise evin penceresinden seyredilisi girdi. Kim demis kordu diye: Homeros neyi anlattigini cok iyi biliyordu!

 

Akhilleus, Aineas, Priamos, Sergius, Piri Reis, Kaptaniderya Mezemorto Huseyin Pasa, Komodor Samson, Yakar Kaptan girdi.

 

Bozcaada'nin boyuyla posuyla olculemeyecek kadar derin bir tarihi oldugunu bilmek belki beni carpan buyunun onemli bir ogesiydi. Salt "guzel" bir doga parcasi degildi burasi. Binlerce yildir tarihin en onemli olaylarinda bazilarina taniklik etmis, kendisi onun bir parcasi olmus "muzelik" ama yasanan bir yerdi.

 

O ilk gun tepeden Ayazma plajina inerken kalbimin hizla carpmasinin  bir nedeni o soluk kesici gorunum ise; bir nedeni de Troya'ya tahta ati birakmis Yunan donanmasinin burada saklandigini ogrenmis olmamdi. Yigit Hektor'un babasi Priamos'un gorkemli kentini yagmalamak isteyenlerin yuzlerce gemisi iste surada duruyordu! Odysseus ve arkadaslarindan ates ve dumanla gelecek haberi surada sabirsizlikla bekliyorlardi! Orada dolastigim baska gunlerde, onlarin sevinc dolu seslerini duyar gibi oldum. Kassandra'nin uyarilarina ragmen tahta at iceriye alinmisti; olan olmus, olen olmus, kentin kapilari acilmistir. Acisini duydum icimde donmus gibi. On yillik savasin sonunda hileyle icine girilmis olan bu Anadolu kentinin istilacilar tarafindan yakilip yikilisini gorur gibi oldum.

 

Troya'nin yanisi en iyi Bozcaada'dan seyredilmis olmaliydi. Vergilis'un unlu misralari yankilandi kulaklarimda:

"Ama kim rahat uyuyabilir Troya yanarken? O hala her gece yanmiyor mu?"

 

Evet gozlerim zaman zaman o yana kayiyordu: Troya her gun yanmaktaydi benim için de.

 

Troya'dan kacip uzun seruvenlerden sonra Italya'ya ulasan ve Roma'nin kurucusu sayilan yigit Aineias miydi boyle dusunen? Kacis yolunda o da buraya ugramamis miydi?

Ayazma'nin guneyindeki en buyuk koyun adinin Ayana olmasi bir rastlanti miydi?

 

Hep bu turden sorularla dolastim minik Bozcaada'nin tarihyogun tepelerinde. Pers Imparatoru Sergius'un adamlari (Heredot'a gore) canli zincir olusturup adayi bir uctan otekine yuruyerek karsilarina cikan tum canlilari kilictan gecirdiklerinde ada tavsanlarini da oldurmusler miydi? Birinci Dunya Savasi'nda Canakkale Bogazi'ni zorlayanlarin Komodor Samson komutasindaki ucaklarin inip kalktigi pist, Habbele'nin tam neresindeydi? Adalilar Troya Savasi'ni cok andiran o muthis kapismayi, 18 Mart'I ve sonrasini buradan ne kadar gorebilmislerdi.

 

Bozcaada, turistik dergilerde resimleri cikan XIX, yuzyilda kesfedilmis, uzeri palmiyeli, kisiliksiz bir mercan adasi degildi. Bozcaada, yazlari yazlikcilarla dolup kislari hayalet koylere donen bir sayfiye yeri de degildi. Kendi hayati olan bir yerdi. Bozcaadali olmak demek, o hayati paylasmayi ogrenmek demekti. Gozunden sakinarak bakmasini ogrenmek demekti.

 

Evet, hic suphe yok, bir cesit askti bu!


Sonbahar - 2001 sayimiz; "Unutulan Insan "a ithaf edilmistir.

Bu sayidan itibaren
"
INSAN"i her boyuttaki deger ve varolusuyla animsatmaya yonelik
dusunsel ve gorsel urunlerinizi, ISIK BINYILI'nda yayinlamaya davet ediyoruz.
KIS-2002 - Ikinci Yildonumu sayisina katilim icin son gonderme tarihi: 10 Ocak 2002
ISIK BINYILI e-dergi; The Light Millennium, Inc., semsiyesi altinda "kamu yararina yayincilik"
yapmak uzere 17 Temmuz 2001 tarihinde, New York Valiligi'nin onayi ile ve
New York merkezli olmak
uzere,
ticari amac tasimayan bir kurum statusu kazanmistir.

HOME PAGE

TÜRKÇE
Içindekiler

@ The Light Millennium e-magazine was created and designed by Bircan ÜNVER. 7th issue. Sonbahar 2001, New York.
URL: http://www.lightmillennium.org