SORU:
Gördügümüz âlemden, varliktan bahseder
misiniz?
YANIT: Öncelikle, gördügümüz âlemden
söz edelim isterseniz: "Gördügümüz
âlem" dendiginde, duyularimizla tanik oldugumuz bir
âlemden söz etmis oluyoruz; es deyisle duyumsadigimiz
âlemden. Bilindigi gibi, çevremizdeki nesnel ortam,
bes duyumuz araciligi ile beynimize ulasirr; yâni, gelen
uyarilar duyularimiz tarafindan biçimlenerek beynimize
gelirler. Biz çevremizi görüyor, duyuyor, dokunuyor
vb. dedigimizde, duyularimizla biçimlenmisçevreyi
görüyor ve duyuyoruz demis oluyoruz. Bu durum bizi sasirtici
bir gerçeklige götürür: Dogada renk yoktur,
yalnizca nesnelerden yansiyan isik dalgalari vardir. Bu dalgalar,
gözümüzün görme yetisiyle biçimlenerek
beynimizde renk olarak algilanirlar. Buna benzer olarak, dogada
ses de yoktur, yalnizca ses dalgalari vardir ve bu dalgalar kulagimizla
bulusunca ve beynimizce algilaninca ses hâline gelirler.
Bu diger duyularimiz için de geçerlidir.
Bunun anlami sudur: Insan, çevresini görüp duymakta
hem duyularina borçludur, hem de onlar tarafindan sinirlanmakta,
kosullanmaktadir. Örnegin, eger gözümüz ix-isinlarini
dogrudan algilayabilseydi, insanlari iskelet olarak görecektik.
Ya da, eger 'gama-isinlarari' ile baksaydik, dogada yalnizca kursun
kütleler görecektik. Ilim mâlûma tâbîdir
denir, bilirsiniz. Âlem de "bilinen-evren" ya
da daha dogru deyisle, "bilgi-dünyamiz" anlamina
gelir. Peki bu "âlem"in, (bilinen-dünya)
tanigi nedir? Duyularimiz degil mi? Tasavvûf terminolojisi
(istilah) ile söyleyecek olursak, bu, cehadetin 'ayn el yakîn'
hâlidir.
Biliyorsunuz, bir de duyu yanilsamalari var. Birçok kez
duyularimizin bizi yanilttigina tanik olmusuzdur. Bu nedenle,
duyu verilerine dayali bilgilerimiz ne denli güvenilir bilgilerdir?
Ilginç bir sey daha var, o da, duyularimiza çarpan
uyarilarin duyu organlarimizda "elektrik-akimlari"na
dönüserek beynimize ulasmasidir. Fotonlar gözümüzün
iris tabakasi üzerine çarparak elektrik akimi olusturur.
Ayni biçimde, kulak zarimiza gelen titresimler de elektrik
akimlarina dönüserek beynimize ulasir. Koku, tad ve
dokunma da böyledir. Baska bir deyisle, farkli duyularimiza
gelen ayri ayri uyarilar, "ayni-ortam"a (elektro-manyetik
ortam), "iletisim-birimleri" (information-data) olarak
yüklenirler ve sinirler araciligiyla beynimize ulasirlar.
Beyin ortami ise "saltik-karanlik" ve "saltik-sessizlik"
ortamidir. Yâni, beynin içinde isik ve ses bulunmaz
ama, görme ve isitme bu ortamda gerçeklesir.
Bütün bunlardan su sonuca ulasiriz: Duyumsadigimiz çevre,
beynimizin algilama ve biçimlendirmesiyle bilinir, es deyisle
" âlem"e dönüsür. Bu nedenle, âlemin
rûhu "insan"dir denmistir, çünkü,
bir kez daha yineleyecek olursak, dogayi, çevreyi, evreni
"âlem"e çeviren ve onu anlamli kilan, "insan"dir.
Anlam verme isi ise beynin degil, aklin isidir. Akil isi baska
bir âlem.
Simdi gelelim gördügümüz (duyumsadigimiz)
âlemin "varligi sorununa:
Genellikle duyumsadigimiz seylerin varligindan kusku duymayiz,
çünkü duyularimiz, uyarilara bagli olarak, onu
uyaran nesnelere taniklik etmektedir. Ancak, duyularimiz,' simdi
ve burada' olana ve uyarildigi sürece
taniklik edebilir. Bu ise bir filmin durdurulup bir karesine bakmaya
benzer. Bu kare tek basina ne anlam tasir? Onun anlami, ancak,
filmin bütünü, hareketi ve ögelerinin bir
biriyle olan iliskisinde olanaklidir. Ayni biçimde, dogada
ve çevrede her sey bir biriyle iliski içinde ve
sürekli hareket hâlindedir. O
hâlde, tek bir seyin, simdi ve buradaki algisinin ne anlami
vardir?
Bir seyin var olmasi, onun görünüse çikip
sonra ortadan kalkmasiyla nasil bagdasir? Evrende hiç bir
sey kendini tekrarlamaz, sürekli olarak yeni varoluslarla
karsi karsiyayiz (O her an bir sen'dedir). Peki
o zaman, var olmanin gerçekligi nedir?
Her varolan, belli bir "zaman-mekân" içinde
ve belli iliskiler altinda vardir. Ayrica, birbirlerine
nedensellik baglariyla baglidirlar. Evren, iliskiler
bütünüdür (Rabbül Âlemin). Zaman,
mevcûda aittir ve mevcûd'daki degisimleri gösterir.
Varlik için zaman degil "ân" vardir.
Bir küreyi model olarak düsünürsek, kürenin
merkezi "ân", çeperi ise "zamanidir
(merkezde tek nokta, çeperde nokta çoklugu). Varlikla
ilgili en temel sorun, varolmanin nedenselligi sorunudur. Bir
baska deyisle, "varolan herhangi bir seyi varolusa getiren
nedir?" sorusuna yanit aramaktir. Evrende iliskisiz ve
hareketsiz hiçbir nesne yoktur. Bunun anlami, her varolanin
belli bir iliski, devinim ve süreçte varoldugudur.
Bir nesnenin iliskileri çoktur, ama onun varolus iliskisi
en temel iliskidir. Varolus iliskisini bulmak için bir
nesneyi tüm iliskilerinden soymak gerekir (tenzih). Bu
ise nesneyi ortadan kaldirma girisimidir (la ilâhe). Bu
olanaksiz bir istir çünkü, varolus iliskisine
ulastigimizda o nesne baska bir varolusa dönüsür
(illâllah). Peki ne degisir?
Biz ancak bir nesnenin
görünüsünü (belirisini) ortadan kaldirabiliriz,
varligini degil. Bütün dönüsümlerde
"varlik" kendini sürdürür (Vahdet-i
Vücûd). Bu durum fizik biliminde enerjinin sakinimi
ilkesi olarak söylenir. Elektrik, isi, isik, madde,
potansiyel ve kinetik enerjiler birbirine dönüsürler,
iste bütün bu dönüsümlerde kendini
sürdüren varliktir. Ama, biz varolanlari duyumsadigimiz
gibi, "Varlik"i duyumsayamayiz. Onu ancak akilla biliriz,
ama, cüz-î akilla degil, küllî akilla.
Külli akil Hakkitir, ancak, Hakk kendini bilir, ya da
kendini bilen Hakkitir.
Fâni
Efendi :
Cümleyi bir noktada görmek dilersen süphesiz
Kamile hosça nazar kil, gördügün Rahman
olur
demistir.
Varolan her sey sonludur (fani'dir), sonlu olan her sey ise
ortadan kalkacaktir (küllü men aleyha fan) Ancak,
Varlik sonsuzdur ve kalicidir (bakii'dir). Varolan her seyin
varolus nedeni kendi disindadir, o da Varlik'tir. Varligin nedeni
ise kendindedir (Samed). Nedeni kendinde oldugu için
Varlik, baska bir varliktan çikmaz ve ondan da baska
bir varlik (varolus degil) çikmaz (lem yelid ve lem yûled).
Varlik, bütün varolanlari kapsar, her sey (her belirii)
ondan, onda ve onun yoluyla vardir.
Hilmi Dede Baba:
Her
esya bir harf olmus,
Hem zarf, hem mazruf olmus,
Acep ilim sarf olmus,
Bir nokta bin söz oldu,
demistir.
Duyular düzeyinde gerçeklikten (realite) söz
edilirken, us düzeyinde hakikâtten (truth) söz
edilir. Bu nedenle, gerçek çoklugu karsisinda
hakikât tektir. Gerçek, belli bir varlik düzeyi
ya da belirli bir varolus olarak gerçektir. Hakikât
ise, ayri ayri gerçeklikleri birbirine baglayan, onlari
birlik ve bütünlük içinde anlamaya yarayan
yasalar dizgesidir.
SORU:
Ferhat sevgilisi Sirin için daglar delmis. Dagi da
varlik olarak görürsek, bu dagi nasil delmistir. Buradan
insanliga nasil bir mesaj veriliyor?
YANIT: Ferhâd ile Sirin öyküsü mitsel
bir öyküdür, yâni arketipal, simgesel ve
alegorik bir anlatim içerir. Tipki "Adem ile Havva",
"Yusuf ile Züleyha", "Kerem ile Asli",
"Arzu ile Kamber", "Leylâ ile Mecnûn"
vb. gibi...
Mitlerde kullanilan sözcükler, sözlük anlamlari
yaninda, örtük olarak egretilemeli, simgesel, anlamlari
da içerirler. Bâzen, bu yöntem, anlamlari
saklamak için kullanilir, bâzen de sezgiyi harekete
geçirmek, kesfi açmak için. Bazi mitler
ise tasavvûfî mânâlardan kuruludur -burada
oldugu gibi-.
Tasavvûfun kullandigi bu tür mitlerin kökeni
Idris Nebî'ye (Hermes-i Herâmise; Hermes Trimegistes)
dayanir.
Bu nedenle tasavvûf, hermetik gelenege baglidir.
Idris
Nebî hûlle biçer,
Gezer Allah deyû deyû.
der
Yunus Emre. (Hûlle: hâl elbisesi).
Bilindigi
gibi, simgeler kavramlardan farkli olarak, çoklu anlam
yüklüdürler. Kavramlar, insan anligi için
açik seçik ve mantiksaldirlar. Buna karsin kavramlar,
sezgi'yi devre disi birakirlar. Simgesel anlatimlar ise, "kesfî-sezgi"yi
harekete geçirirler, ancak, buna karsin anlamlari açik
seçik degil, buguludur.
Tasavvûfî
mitlerin çözümlenmesi "zevkî"dir,
bu nedenle ilmî bir dâva güdülmez; kesf-i
sezgiyi uyandirip, kisinin zevk ile bilmesine yol açar,
bildigi de kendi olur.
Simdi
gelelim Ferhâd ile Sirinin mitsel öyküsüne:
Ferhâd,
bir erkek ismi olarak kullanildigi hâlde, bu mitsel öyküde
özgün bir deyim niteligindedir. Simdi bu deyimi "Fer-Hâd"
diye çözümleyerek ise baslayalim: Tasavvûfta
'Fer" deyimi "Asl" ile birlikte "Asl-Fer"
kavram çifti olarak kullanilir. Fer, Asl'in belirmedeki
sonucu, zuhûr kaydinin nihâyetinde büründügü
mâhiyyet'tir. Asli Varlik (Vücûd) olarak alirsak,
Fer, varolus (mevcûd) anlamina gelir. "Hadd"
ise hudûd çizmek, sinirlamak anlamindadir. "Hadd",
Varlik düzeyini bildirir. Bu baglamda zevkî olarak,
"Ferhâd" Varligin (Asl), varolustaki (mevcûd)
son hudûdu, yâni insani simgeler. Vücûd'dan
mevcûd'a gelip "Ferhâd olan insan, Asli'ndan
fâri" olmus, Asli'yla arasina mevcûd'un perdesi
girmistir. Ayrilik hasretiyle Asli'ni aramaya koyulmustur. Mevcûdiyet
perdesi son kertesine (sitre-tül müntehâ) kadar
kalkmazsa, kişi Asli'na kavusamaz. Varlik dagini delmek
gerekir. Ferhâd'in kendi mevcûdiyeti kendine perdedir.
Bilindigi
gibi Kurân-i Kerîm'de "Hadid-sûresi"
vardir. Hadid, demir olarak çevrilmektedir. Bu sözcük,
"kuvvetli, hiddetli" demektir. Tasavvûfta, inzâlin
(beliris) mevcûd'da karar kilmasi, kuvvetler (melkiten
melek)
yoluyladir. Bunun bir mîzan (denge) içinde oldugu
vurgulanmistir (Hadid-25).
Bir
de, Kehf sûresinde, Zülkarneyn bahsinde, iki dagin
arasina "Hadid" konularak bir "sedd" olusturulur.
Hadid-97'de "Artik onu ne asabildiler, ne de delebildiler"
buyurulmustur. Hadid-98'de ise, "Rabbimin
vaâdi geldigi zaman onu yerle bir eder, kuskusuz Rabbimin
vaâdi Haktir." Iste, Ferhâd'in, vâdesi
geldiginde, benlik dagini ask-atesi ile delmesi tahakkuk etmistir.
Ferhâd, "haddad" yâni demircidir de.
Benlik dagini delip Sirin (sevimli) olan Asli'sina kavusan Ferhâd,
ask atesiyle canini verip "Ferhat'a yâni Sevinç'e
dönüsür. Yâni hâddini asarak Hakkita
erir ve insanlara "feyz" irmaklarini akitmaya baslar:
ilm-i ledûn.
SORU:
Ölüm, varlik perdesinde yasayanlar için mi?
Asiklarin ölmeyecegini söyleyenler neyi anlatiyorlar?
YANIT:
Adana'da yasamis olan (1900-1970), sevgili Ismail Emre'nin bir
dogusunu animsadim.
Aglar, bu dünyaya
gelen,
güler, hakikâti bilen.
âsiktir, ölmeden ölen.
ne gelen var, ne giden.
Emre'nin bir baska dogumunda da:
Ölüm
ölüm denen, yoklukmus meger,
secde eden baslar, yokluga deger,
bütün varlik, ordan gelirmis meger,
her varin anasi, yokluk degil mi?
Bir baska Ermis de:
Asik'lar
ölmez, yerde çürümez,
yanmayan
bilmez, âtes-i âska.
demiyor
mu? Demek ki, ölümün sirrini bilmek için
Ask atesine yanmali, yokluga ermeli!
Varlák
düzeyleri: Cûd, Vücûd, Mevcûd ve
Sücûd olarak bir çevrim içindedirler.
Cûdtan Sücûda bir devri âlem!
Biliyorsunuz,
Her nefs, mevti tadacaktár buyurulmustur,
her Rûh denmemistir. Vâdesi geldiginde,
Rûh, Secdeye varár, mebdeine döner, nûra
kavusur (innalillah ve inn-â ileyhi râciun).
Hakikâtte nefs ve rûh diye ikilik yok, bu deyimler
ayná varlágán iki yüzünü göstermek için
kullanálár. Nefs saflastákça rûh hâlini alár.
Nefsin bidâyeti nefs-i emmâre, nihâyeti ise
nefs-i envâredir. Nefs, emmare, levvame, mülhime,
mutmainne, râziye, marziye asamalarándan geçerek
nefs-i envâreye kavusur yani Nûra gark
olur.
Ölmek yok, vefât etmek var! Vefât, vefâdan
gelir, verdigi sözde durmak demektir. Hayvânlar ölür,
insanlar vefât eder.
Âsiklar
ölmez, ölen hayvân imis.
Vefât
eden, yâni sözünde duran mevttir. Muhyiddin
Ihyâ Efendi der ki:
Rabbim, sen beni bana verdin,
Ben de kendimi sana veriyorum.
SORU:
Nârin da, Nûrun da, kahrin da, lütfun da
hos karsilandigi seviye nedir?
YANIT:
Bilindigi gibi, Tasavvûf söyleminde, "nefs-mertebeleri"
(ego-durumlari) vardir. Bu mertebeler yedidir. Besinci ve altinci
mertebeler; "Radiye" ve "Mardiyye"dir. Bunlar,
dördüncü mertebe olan Nefs-i Mutmainnenin
(kendinden emin olan nefs) sáfâtlarádár. Mutmain
nefs, reyb (kusku) den aránmás nefstir. O Rabbinden râzá,
Rabbi de ondan râzá (hosnut) olmustur. Bir âyet-i
kerimede Ey kendinden emin olan nefs, sen Rabbinden râzá,
Rabbin de senden râzá olarak Rabbine dön, 89-27
buyurulmaktadár. Iste, nefsin bu seviyesine lütfu da hos,
kahrá da hos, denmistir.
Yûnus Emre, bu makamda,
Ne varlága sevinirim,
Ne yokluga yerinirim.
demistir.
SORU:
Varláktan bahsediyoruz, sözü varláktan sayarsak, sükût
nedir?
YANIT: Evet, dinî deyimle, Kün
(ol) sözüyle Varlák olusmustur. Söz, Varláktandár.
Insan konusan-varláktár; dili sussa bile beyni durmadan
konusur; düsünme, konusmadan baska bir sey degildir.
Bilindigi gibi, düsünme sözcüklerle olanakládár.
Söz (kelâm; logos), bilinci olusturur. Yuhanna Incilinin
birinci âyetinde Kelâm, baslangáçta
var idi, Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâmullah
idi denmistir. Devâmánda ise Her sey, onunla
oldu ve olmus olanlardan hiç bir sey onsuz olmadá. Hayat
onda idi ve hayat insanlarán nûru idi. Nûr, karanlákta
parlar ve karanlák onu bilmedi. diye söylenmistir.
Söz, sánárlá varláktár ve bilinç sözcükler
aracálágáyla ancak mevcûdu kavrayabilir. Varlák ise, sánársáz-sonsuzdur.
Sükût, sözün bittigi, düsünme
ve bilincin acáldágá, damlanán deryâya kavustugu hâldir.
Mevlâna:
Sus söyleme, söz bakásá bulandárár.
Varáná yogunu sükut diyarána çek.
demistir.
Niyâzî:
Göz, kulak, dil kapálarán,
Kapatalám bir zaman.
demistir.
Söz ikilikte olur, bilen bilinen ikiliginde. Bu da mevcûda
aittir. Vücûdda ikilik yok ki söz olsun.
Lâ mevcûde illallah denmistir. Yâni,
mevcûd örtüsü kalkánca, illallahtár,
ayrálák kalkar, ikilik biter, söz biter. Ondan sonrasá
dile gelmez.
Sükut, la ilahedir, fenafillahtár.
Sükûta erenler, varlák zannándan kurtulur,
Hakktan gayri bir varlágán olmadágáná dogrudan deneyimler,
kesfederler.
Sükûnet, sekineden gelir, o da, gönül
rahatlágá demektir.
SORU: Soru sormak nedir? Sorular insana ne kazandárár?
YANIT: Habibullah, Soru ilmin yarásádár demistir,
ilim için soru sarttár. Ismail Emre, soru bu yolun
feneridir demistir. O hâlde, yol yürünüp
bitirilince, soru kalmaz çünkü, yolun sonu
Nûrdur (Allahû nûrussemâvati vel
ard ), aklán ya da soru fenerinin ásigina gerek kalmaz. O zaman
bir hayret hâli zûhur eder, sonrasá bir hayrânlák
hâlidir ki sorma gitsin. Ilmin bidâyeti soru, nihâyeti
hayrettir. Irfânán bidâyeti hayret, nihâyeti
ise hayrânláktár.
Niyâzî:
Hayvan nice anlar,
Hayran olan anlar bizi
demistir.
Hayranlákta ne ilim kalár ne irfân! Hayranlák bizi
aska götürür.
SORU: Maârifetullah kavramáná nasál anláyorsunuz?
YANIT: Tasavvûfta, Mûsa ile Seriat,
Isa ile Hakîkât, Muhammed ile Maârifet verildi
denmistir.
Seriat, yalnázca zâhire hükmeder, Hakikât
yalnázca bâtána; Maârifet ise zâhir
ile bâtáná tevhîd eden gerçek irfân
bilgisidir.
Yalnáz, beceri, hüner anlamána gelen mârifet ile
irfândan türetilmis bilmek mânâsána maârifeti
birbirine karástármamak gerekir.
Tasavvûfta bilmeyle ilgili üç temel kavram
vardár: Beyân ile bilme, Burhan
ile bilme ve irfan ile bilme.
Beyân, vahye dayalá bilme, Burhan, akál yolu (manták)
ile bilme, Irfân, yasayarak bilme.
Vahy ile beyân edileni, akál yolu ile kavramak, burhanî
bilgiyi, Tasavvûf yolu ile yasantáya geçirerek
anlamak ise irfânî bilgiyi gerektirir.
SORU: Maârifetullahán mertebeleri var mádár?
YANIT: Elbette, El elden üstündür, tâ
arsa kadar denmistir.
SORU: Maârifetullah ve muhabbetullah
arasándaki baglantá nasáldár?
YANIT: Muhabbetten hâsál oldu Muhammed, Muhammedsiz
muhabbetten ne hâsál.
diye söylenmistir, bilirsiniz.
Resûl-u Ekremin, Ahmed, Muhammed, Mahmud, Mustafa,
Muhtar vb. isimlerinden önce gelen bir sáfât ismi
vardár ki, o da Habibullahtár. Küntü
kenzen mahfiyyen, feahbebtu... diye baslayan bir hadis-i
kudsî vardár, bilirsiniz. Yâni, gizli hazinenin
anahtará HUBBdur (sevgi). Resûl-u ekrem, Mahbûbtur.
Cenâb-á Allah seven, O ise sevilendir. Hatta, O, Allahán
sevgisinin (Nûrunun) somutlasmasádár.
Men reani fekat reaal Hakka hadisi ve Allahû
ve melaiketihi yusellûne alennebî, ya eyyühellezine
amenu sellu aleyhi ve sellimu teslima âyeti bu sárra
isâret eder.
Resûl-u Ekremin dostlaránán bir kásmána Eshâb-á
kirâm, diger bir kásmána da Eshâb-á
suffa denir. Tasavvûf bu ikincilerden neset etmistir.
Eshâb, ya da sahâbe, sohbet ehli demektir. Bu sohbet,
irfân sohbetidir. Sohbet sözcügü, içinde
muhabbet olan konusma anlamána gelir. Sohbette Resûl-ü
Ekreme (insan-á kâmil) duyulan sevgi, Hakka
duyulan sevgidir ki Hakka vuslat ancak muhabbetle kaabildir.
SORU: Yol tevhîd iken, zevklerin, anlayáslarán,
yorumlarán farklálágá nereden kaynaklanáyor?
YANIT: Yol, varolanlarán sayásá kadardár. Tevhîd
ise Insan-á Kâmil noktasádár.
Ne var yollará ayrá ise hep
Her biri bir yol ile gülizâra giderler.
Bir de temrinleri açásándan on iki temel yol vardár.
Bunun nedeni, insanlarán dogustan tasádáklará (mazhar olduklará)
hâkim esma-i sáfâttár. Insanlarán yasamdaki
egilimleri bu gâlip esma (dominant karakter) üzeredir.
Buna istidât denir. Istidâtlar,
mizâçlará, mizâçlar da mesrebleri
belirler. Tasavvûfta kisi, istidatá, mizâcá ve mesrebi
üzere egitilir. Örnegin, dogasánda içe kapanák
bir kisi zikr-i hafî ile, dása dönük
olan da zikr-i cehrî ile terbiye edilir. Kimi
hâlvet ile kimi celvet ile vb.
Ancak, tevhîd-noktasá Insan-á Kâmildir ki,
O, tüm mizâçlara hâkimdir. Zâten
Insan-á Kâmil, yoldan müstasnidir. O, bütün
istidat ve esmâ-i ilâhînin mazhará oldugundan,
her mîzaçtaki kisi kendini onda bulur ve böylece
farkláláklar cem olur. Zâten, yollarán amacá da Insan-á
Kâmile mülâki olmaktár.
Insan-á Kâmil, orkestra sefine benzer! Farklá saz ve seslerden
birlik (vahdet), uyum (armoni; âhenk) üretir yâni,
farláláklará tevhîd eder.
SORU: Insan, ayná anda farklá düsünceler
barándárabiliyor... Sefkat yaná gibi öfke tarafá da var...
Gülü koklarken, menekseyi düsünebîliyor...
Bize insandan bahseder misiniz?
YANIT: Insan, varlágán en kâmil mertebesidir, esref-i
mahlukattár. Insan, kevn-i kainatán hem mebdei hem de
meadádár. Bir baska deyisle, insan, kâinatán
gâyi-illetidir. Bir kutsî hadiste, levlâke
levlâk, ve ma hâlaktu eflâk denmistir.
Hattâ, denir ki Ahad, Mimi mastar
ile zûhura gelip Ahmed oldu ki, bu da Insan-á
Kâmil noktasádár, nokta-i kübradár.
Tasavvûfta, Beser, Insan, Âdem
dizgesi vardár. Beser, tezkiye olmamás, aslándan haberi olmayan,
serre meyyal, ham ervah insandár ki, sûreta insan olup
daha insanlágáná gerçeklestirmemistir. Beser, seriat
(yasa) ile kendi dásándan dizginlenir; çünkü,
kendine mâlik degildir. Terbiyeye muhtaçtár. Levlel
mürebbi maareftu Rabbi.
Insan sözcügü, ünsiyeten
türetilmis bir sözcüktür. Buna binâen
insan, Aslána ünsiyet kesbetmis, Insan-á Kâmile
mülâki olmus, ve nefahtu min rûhiye
mazhar olmus varláktár. O, nefsine ârif olmak ve tezkiye
ile mesgûldür.
Âdem ise, -her devirde geçerli olmak üzere-
tezkiye ile selbî sáfâtlardan soyunmus (Âdem
sâfiyyullah), kemâl sáfâtlará ile donanmás,
Aslána rücû etmis, vahdetin mazhará olan,
Kâmil Insandár. Kemâlât, Âdemden
Hateme kadar bir süreçtir. Âdem sâfiyyullah
, Nûh necibullah, Ibrahim hâlilullah, Mûsa
kelimullah, Isa rûhullah asamalarándan geçerek
Muhammed habibullah ile hitam bulan bir süreç.
SORU: Insan, kendi özünden, káymetinden
ne kadar haberdar?
YANIT: Bilindigi gibi Kurân-á Kerîmde
Kadr diye bir sûre var. Insana kendi kadr-ü
káymetini bildiren bir sûredir ama, irfân ile okumasáná
bilene.
Niyâzî Másrî diyor ki: Nerden gelip, nereye
gittigini bilmeyen hayvân imis.
Yine, Niyazîden bir dogus:
Zat-i Hakki anla gör, zatándár senin,
Hep sáfatá, hem sifatindir senin,
Sen seni bilmek, necatindir senin,
Gayre bakma, sende iste sende bul.
Insanlák, genel olarak beser asamasándadár. Kuskusuz içinde,
Alimler, Arifler, Zârifler, Asáklar, Kâmiller bulunan
bir beseriyet. Bunlar, beseriyet agacánán olgun meyveleridir.
Meyvenin olgunlugu, sâfiyet, irfâniyet ve ask iledir.
Insanán insan olmasá için Hakká bulmasá ve her
yerde Hakká görmesi lâzámdár.
Yine Niyâzîden bir dogusla noktalayalám da
anlayan anlasán!
Hüsnünü izhar eder bunca sifat,
Zatina (Insan)i burhan eylemis.
Hakki istersen, yürü Insana bak,
(Sems-i Zât), yüzünden rahsan eylemis
Hakk yüzü (Insan) yüzünden görünür,
Zaâtin (Rahman), seklin (Insan) eylemis.
|